' birileri sürekli size, sen hastasın dediğinde siz de yavaş yavaş hasta olduğunuza inanmaya baslar mısınız yoksa dik, kendinden emin bir duruş mu sergilersiniz?'

Film bittiğinde  içimde derin bir hüzün ile kalakaldığımda, bu filmdeki tüm karakterlerin öfkeyi sonuna kadar yaşayıp; hüzne bu kadar uzak kalmaları çok dikkatimi çekmişti. Hüznü seyirciye bırakıp, tüm film boyunca öfkenin kollarında gezinen insanlar. Yansıtmalı bir özdeşim ile hüznü bizlere bırakmış çocuklar. Hüznü yaşayamamalarında; kendi preödipal süreçlerinin ve kısmi nesne ilişkilerinin payı olduğu çok açık. Belki biraz hüznü yaşayabilseler; gerçekliğe birkaç adım da olsa yaklaşabileceklerdi. Yitik ve kimsesiz çocukların hikayeleri, ihmal edilmiş, ailesiz kalmış, belki de en önemlisi bir evleri bile olmayan bu çocuklar için zemin çok kaygan, çok değişken ve sınır yok . O yüzden her yere girebilir, her şeyi kullanabilir, her yerde kalabilir, herkesi dövebilir, herkesle sevişebilir belki de herkesi öldürebilirler.

Belki de bu filmi önce transeksüel olmak, dışlanmış, diğeri, öteki, farklı olan ben kalabilmek düzleminden; diğer bir taraftan da cinsel kimlikten önce;  sadece kimlik ve kendilik sorunu ile değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum.

Transeksüelizm, cinsel disfori spektumun en uç şeklidir ve bir cinsel kimlik bozukluğu rahatsızlığıdır. Cinsel disfori bir kimsenin cinsel kimliği ile anatomik yapısı arasındaki uyumsuzluktur. Bu uyumsuzluk ile birlikte uyumsuz davranışlarda olabilir. Transeksüellerde karşı cinsin bir üyesi gibi yaşama ve kabul edilme isteği vardır. Kişi anatomik cinsiyetinden rahatsızlık duyar ve bedenini seçtiği cinsiyete uygun hale getirmeye çalışır.  Kadın ve erkek transeksüellerde; dinamik hikaye ve geçmiş anıları birbirinden farklı olabilir. Erkeklerde, anne ve oğul arasındaki aşırı yakın ve uzun süreli ilişkiden, pasif ve uzak babalardan söz edilir. Genelde erkek transeksüeller; çocuk büyürken ortada olmayan baba nedeniyle, anneyle özdeşim yapan çocuklardır. Baba; anne oğul özdeşimini durdurmak ya da oğlunun maskülinitesine model olmak için ortada değildir.

Kadın transeksüeller ise; dişilerin en maskülin olanlarıdır. Çocukluğun erken dönemlerinden itibaren; maskülen olan, erkek çocuk gibi davranmaya, oyun kurmaya, giyinmeye çalışan çocuklardır. Genellikle çocukken kız olmayı reddeder, bazıları kendilerine erkek isimleri verirler. Ailenin yatırımı ile ilgili, güzel ve cici kız çocuk değil, güçlü ve kuvvetli bir kurtarıcı gibi bakılan çocuklardır. Anneler yaşamın ilk yıllarında onlara annelik yapacak, ruhsal ya da fiziksel eksiklik nedeniyle olabilir/ durumda değildirler. Baba ise annenin sorununu ve yükünü taşımakta isteksiz ve beceriksizdir. Bu nedenle küçük kız, ailenin dinamikleri arasında kullanılan, görevinin annesine bakmak olduğunu zanneden, bu durumu destekleyen ve öven bir aile yapısı içinde, evin erkeği oluvermiş, maskülen tavırları onaylanan küçük kız çocuğudur. Babanın vekili seçilmiş bu çocuklar, başlangıçtan itibaren travma, şaşkınlık, zihinsel karmaşa  ve bunlardan kaynaklanan acıya karşı savunmanın bir çözümüdür. Kadın transeksüellerde, erkeklere göre ebeveynin emosyonel soğukluğunun daha az yer tuttuğu, annenin reddedici tutumunun ise daha fazla önemli olduğu şeklinde tartışmalar yapılmıştır. Ama her iki cins için annenin yaptığı, çocuğun cinsel kimliğini reddedişi ve onun diğer cinsiyetten oluşu yönünde işaret vermiş olmasıdır.

Buradan filme; filmdeki küçük erkek Teena’ya dönecek olursak; ayna karşısında saçlarını tarayan, göğüslerini sımsıkı bandajlayan, çoraptan kendisine bir penis yapan Brandon’a uzanan hikaye de yalnız ve kimsesiz bir gençtir aslında o… Bu yitik ve ihmal edilmiş genç kadının hikayesinde, babasını hiç tanımamış olması anlamlıdır. Kendisi doğmadan önce ölmüş bir kız kardeşi vardır, bu ölü kız kardeş onun fantezilerinde yaşamış, onun yalan hikayesinin güzel bir parçası haline gelmiştir. Hiç tanımadığı bu kız kardeşi, belki de onun kadın kimliğini benimsemiş halidir, o kadar güzeldir ki Hollywood’da  bir model olabilmeyi başarmıştır. Annesinin tavrını, Teena ile ilişkisini tam olarak bilmesek de bildiğimiz tek şey; onu kontrol edebilmek için kilitlediğidir. Onu kilitleyen bir annenin de ne kabul edici ve sevecen olduğu tartışılabilir?

Bu yapayalnız kalmış genç kadının, bir evinin bile olmaması ile oradan oraya savrulan hayatı, onu başka bir şehire atar. Burada kendisi gibi sahipsiz ve kimsesiz çocuklarla takılmaya başlasa da, görmezden geldiği tek şey; buradaki hayatların onun cinsel kimlik karmaşasını kabul edemeyecek kadar tutucu olduğudur. Belki de filmde agresyonu bu kadar arttıran şey;  John’u cinayete kadar götüren şey; alkol alınabilir, uyuşturucu kullanılabilir, hem annesiyle hem kızıyla birlikte olunabilir, hapise girilip hırsızlık yapılabilir ama- lezbiyen olunamaz- gerçeğidir. Yani aslında her türlü yasa ya da ahlak dışı şey yapılsa da, bu duruma iğrenç ya da ucube gözüyle bakılır, bizden olmayan ya da bizde olmayanın kabul edilememesi gibi.

Teena aralarına karışmak, kabul edilebilmek için, bir erkeğin yapabileceğini sandığı/ ki baba yokluğunun burada çok hissedildiğini düşünüyorum/her şeyi yapmaya çalışır, barda kavga eder, bir kamyonetin arkasında rodeo oynar, polislerden kaçmak için son sürat araba kullanır. Bu durumlar Lana ile yakınlaşmasını sağlasa da; John’u da kendisine düşman etmeye yetmiştir. John’un rekabetini tetiklemiş- ki aslında asla rekabet edemeyeceği biri olduğu için, yani erkek olmadığı için- belki de onu öldürmüştür John. Lana, bence filmdeki kısmen de olsa en sağlıklı karakterdi, annesine rağmen. Alkolik ve sınırsız bir anne ile yakınlık ya da uzaklık iç içe girmişti. Diğer bir karakter olan Tom ise, John’un  yanında, onun gücü ile var olabilen, öfkeli ve gergin, ailesinin oturduğu evi yakmış, kendine zarar veren ve bedeninin acısı yada bedeninde açtığı yaralar ile gerçeği gördüğünü ya da içindeki kötülüğü fark ettiğini söyleyen bir genç.  Aynı John gibi anti sosyal özellikleri çok belirgin… Candace’ye gelince; kısmen de olsa bir ev ve bir çocuk ile onlardan ayrışabilmiş, aslında atıldığı arabanın kendisine ait olduğunu bile söyleyemeyen, belki de Brandon’ dan hoşlandığı için, onun kadın olduğunu fark ettiğinde bunu hemen; John ve Tom’a anlatan grubun bir diğer üyesi. Aralarında sır yok, sınır yok, iyilik, hüzün, şefkat yada nesne sürekliliği yok. Ambivalan tutumlar, borderline özellikler, anti sosyal davranışlar ve çok belirgin ilkel savunmalar ile şekillenmiş ilişkiler…

Konuşmamın ilk başında da söylediğim gibi, filmde cinsel kimlikten önce, belki de bir kimlik ve kendilik sorunu olduğunu düşünebiliriz. Erikson toplumsal öğelerin bireysel gelişimdeki yerini vurgulamıştır. Ona göre kimlik toplumsal değerlerden çok etkilenmektedir. Ona göre, kimlik yapılanmasında çocukluk ve ergenlik dönemlerinde özdeşleşilen tasarımların, rollerin ve değerlerin bir bireşimidir. Çocuklukta içselleştirilen değerler, ergenlik döneminde özdeşleşilen rollerle bütünleşir. Böylece kalıcı bir kimliğin yapılanması tamamlanır. Yani ergenlik döneminde çocukluktaki özdeşleşmelerden daha geniş kapsamlı, onlardan öte bir kimliğin yapılandığı, aslında kimliğin dinamik bir süreç olduğunu ifade ediyor. Buradan filme ve filmdeki karakterlere dönecek olursak ne çocukluk ne de ergenlikte, özdeşim yapılabilecek sağlıklı ebeveyn yoklukları ile kimlik bütünleşmesinin asla tamamlanamadığını görebiliriz.

Filmde Lana ve Brandon seviştikleri zaman, aslında Lana onun göğüslerini görür, sakallarının hiç olmamasından ya da yüzünün pürüzsüzlüğünden şüphelenir ama bir şekilde devam eder, belli etmez. Belki de -maymun bile olsan umurumda değil- derken, ona iyi gelen yakınlığından, sevgisinden yada şefkatinden etkilenmiştir. Gerçekten kim olduğu belki de o kadar önemli değildir. Belki Lana’nın hayatındaki en temiz ve masum sevgi, Brandon’dan gelen sevgidir. Filmin sonuna doğru artan agresyon ve öfke dolu sahneleri; tecavüz, darp ve ölüme kadar uzanan yol da, seyirciyi iyice gerip içimizi çok acıtsa da, film ile ilgili en çok aklımda kalan yorumu burada paylaşmak istiyorum. Bu filmi izledikten sonra, -izlemekle çok iyi mi ettim yoksa, keşke izlemeseydim- mi bu iki duygunun  arasında çok kaldım! diye yazmış bir izleyici…

Her ne olursa olsun transeksüel olmanın bu kadar zor olduğu bir ülkede yaşarken, hala kapımızı çalıp bunu kurtarın doktor hanım diyerek aileleri tarafından getirilen homoseksüel ya da lezbiyen gençlerin olduğu bir ortamda;  yani sadece transeksüel arzuların değil, her türlü cinsel tercihin yargılandığı toplumsal bir ağ ile örülmüşken, bizlere- ruh sağlığı çalışanlarına bir parça daha fazla görev düştüğünü düşünüyorum. Tabi işimiz insanı anlamaksa… Cinsel tercih ile ilgili problemi olan insanların bu öfkeli ve aslında derinlerde hayal kırıklığı ile kol kola gezen o hüzünlerini gördüğümde aklıma hep aynı şey geliyor. Çünkü birileri sürekli size, sen hastasın dediğinde siz de yavaş yavaş hasta olduğunuza inanmaya baslar mısınız yoksa dik, kendinden emin bir duruş mu sergilersiniz? Cehennem başkalarıdır diyor Jean Paul…  Ben ısrarla ne kadar haklı olduğunu düşünüyorum… Her insan kendisini görmek için bir aynaya ihtiyaç duyar ve aslında toplum dediğimiz şey, sizin kötü bir yansımanızı sürekli size gösterirse, o zaman dünyaya küsmenin, bu kadar öfkeli ve agresyon yüklü olmanın da bunun doğal bir parçası olduğunu düşünüyorum…

Dr.Aslı AKTÜMEN
Psikiyatrist/Psikoterapist