Umut iyi bir şeydir, belki de en iyi şeydir ve iyi şeyler asla ölmez…

Sinema, psikoloji ve sır… Sinemanın sır dolu yüzünü düşündüğüm zaman, aklıma sonunda sürprizler olan filmler gelir. Beni şaşırtan, seyirciyi filmi baştan sona düşünmeye sevk eden filmler; Fight Club, The Usual Suspects, The Sixth Sense gibi… Bu filmlerin arasında en sevdiğim; gelmiş geçmiş en iyi film unvanına sahip ve IMDB puanı en yüksek olan The Shawshank Redemption’ın sır dolu dünyasına, birazda psikanalitik bir göz ile bakalım.

Suçsuz yere hapse giren bir adamın “umut” ile olan dansı. İyiler ve kötüler arasındaki keskin sınır ya da bitmeyen savaş, filmin içerisinde posterlerde ki kadınlar hariç -ki onlarda kurtuluşu (kaçışı) tıpkı İncil gibi gizliyorlardı- neredeyse hiç kadın barındırmayan bir film. Birçok farklı açıdan değerlendirilebilecek olan bu filmi, ben savunma mekanizmaları yönünden ele alacağım. Filmin kullandığı savunmalar ya da karakterlerin çözümlenmesi açısından kullanılan savunma işlemleri… Freud’a göre savunma, benliğin utanç verici, katlanılmaz duygu ve tasarımlara karşı direnmesi ve çatışmalarda kullandığı işlemlerin tümüdür. Bunlar genellikle bilinç dışı süreçlerdir ve kişi ne tehlikenin ne de kullandığı savunmanın farkındadır. Bu açıdan bakılınca bir filmdeki sır sadece filmin sonunda değil, filmin içinde de var olan, gizlenmiş psikolojik ipuçları olabilir.

Arabasında silahı ile oturan Andy’nin karısını öldürmek ile suçlandığı bir mahkeme de başlayan film, onun suçsuz yere hapishaneye gönderilmesi ile devam eder. Filmde en belirgin kullanılan “bölme” işlevi, filmi tümden iyiler ya da tümden kötüler diye ikiye ayırır. Andy burada saf iyiliği – ona eşlik eden Red ya da Brooks gibi- temsil ederken; hapishane müdürü, baş gardiyan ya da eşcinsel kardeşler gibi karakterler de tümden kötülüğü temsil ederler.  Alt düzey bir savunma mekanizması olan bölme, filmin en temel yapılanmasının merkezinde yer alır. Tümdenlik niteliği olan bu savunmada bölünen ögeler arasındaki sınırlar keskindir. Ara ya da orta konumlar yoktur. Bölme sonucu tümden iyiler ya da tümden kötüler ortaya çıkar, biraz iyi ya da biraz kötüye rastlanmaz.

Mahkemede bile yalan söylemeyen Andy filmde o kadar saf bir iyilik ile temsil edilir ki, adeta İsa’ya bir gönderme gibi durur. Andy karakteri ile İsa arasındaki benzerlikler çok dikkat çekicidir. Filmde Hristiyanlığa yapılan göndermeler, kurtuluşun İncil’de saklanması, hükümlü ve günahkârlar ile dolu bir hapishaneye suçsuz tek insan olarak gelişi, Andy’nin kaçışının son adımında tünelden geçtikten sonra yeniden doğmuş gibi yağmur altında yıkanması -İsa’ya göre özgür olmak için bu dünya da yeniden doğmak gerekir- ve daha bir çok detay bize bu benzerliği düşündürür. Hapishane müdürünün ilk söylediği şey ise, Tanrıya küfür yok.” olur.

Buradan bakınca dışarıdan içeriye doğru giderek karakterlere daha yakından bakabiliriz. Andy’nin üst düzey savunma mekanizmalarından bastırma, yansıtma ve yadsımayı kullandığını düşünebiliriz. Bu sayede yaklaşık 20 yıl sabırla hapishane de işlevselliğini kullanarak yaşamaya devam etmiştir. Akla uygunlaştırma, karşıt tepki kurma ve yer değiştirmeyi de dönem dönem kullandığını düşünürsek Andy’nin gelişmiş tüm savunmaları kullandığını görürüz.

Andy hapishanenin ilk gününde, Red’in kendisinin üzerine kumar oynamasına rağmen o gece hiç ağlamayarak, göründüğünden daha güçlü olduğunu, daha ilk sahneden seyirciye göstermiştir. Ancak Andy’nin asıl gücünü göstermesi, bir gardiyanın kardeşinden kalan parayı alabilmek için ona yardım etmesi ile  -hatta bunu çılgınca neredeyse öldürülmek ister gibi yaparak- diğer mahkumlara bira ısmarlatmasıdır ve bu onun yücelmesini sağlamıştır. Artık herkesten daha farklı ve daha akıllı olduğunu göstermiştir. Film Andy’nin bunları masumca yaptığını bize söylese de bu yapılanmanın altındaki kontrol etme ve narsistik doyum arama çok belirgindir. Kısmen de olsa obsesif kompulsif kişilik yapılanması olduğunu düşündüğüm Andy karşıt tepki kurma, yalıtma, akla uygun hale getirme gibi savunma mekanizmalarını kullanırken, bu savunmaların yetmediği yerlerde kontrol, güç gösterme, hakkın geçmemesine dikkat etme gibi savunmaları da kullanır. Andy’nin ısrarcı ve inatçı yapısının da bunun bir parçası olduğunu düşünüyorum – biz filmin finaline kadar bu ısrarcı yapıyı sadece kütüphaneye kitap alabilmek için her hafta yazdığı mektuplar zannetsek de, bu aslında filmin sonunda bize aklın sınırlarını zorlayan bir kaçış planı ile geri döner- Yani Andy kesinlikle inatçı bir adamdır.

Andy’i başından beri seven Red ise hapishaneye çeşitli malzemeler tedarik eden, insanların ihtiyaçlarını karşılayan, onlara keyif verici yaşantılar sağlayan bir adamdır.  Red ile arkadaş olunca, Andy için daha doyum verici ve normal bir ilişki başlar. Artık dostları vardır. Andy için hapishanede tecavüze uğramak, dövülmek gibi durumlarla baş edebilmek için en iyi kullanılacak olan savunma “bastırma”dır. Bu sayede ona sıkıntı veren birçok dürtüyü bilinçaltına iter ve bilinçten uzaklaştırır. Böylece kendince normal bir hapishane hayatı sürebilecek, işlevselliğini koruyacak, çalışabilecek, bir kütüphane kuracak, hatta bir öğrenci bile edinecektir. Tüm bunları bazı dürtü ve agresyonları bastırmadan yapamaz. Ama asıl yaptığı şey, bastırma yoluyla -ki bunu tüm hapishaneye müzik dinletmek gibi bazen deldiği yerler olmuştur- sabrederek, bir tünel kazmayı başarmıştır.

Filmin akıllarda en çok kalan sahnelerinden biri, kütüphaneci Brooks’un hapishaneden ayrılmamak için gösterdiği direnç ve ardından dış dünyaya uyum sağlayamayarak intihar etmesidir. Acaba Brooks’u intihara sürükleyen duygu nedir? Sadece var olduğunu bildiği dünyada kalmak istemiş, hapishane ile neredeyse organik bir bağ kurmuştur. Dış dünyayı yok saymış, bastırmış, hayatı sadece hapishane ve oradaki ilişkiler olarak dış dünyadan bölmüştür. Bu durum da onu yalnızlaştırmıştır. Artık onun başka bir dünyası olmadığı için, zaten hapishaneden ayrıldığında yarı ölü bir adamdır.

Red ıslah olduğunu kabul ederek, affedilmeyi dilese de her seferinde reddedilmiştir, ta ki Andy hapishaneden kaçmayı başarana kadar. Andy kaçtıktan sonra yalnız kalmış, en yakın arkadaşını kaybetmiş, bir anlamda umudunu kaybetmiş bir adama dönüşmüştür. Artık çabalayacağı bir şeyi kalmamış gibi… Bu sefer takım elbiseli denetleyicilerle bu duygularla konuşmuş, ama bu kez işe yaramıştır. Belki de bazen sadece içinden geleni yapmak ya da oluruna bırakmak, olayları çok daha hızlandırır ya da kabul görmesini sağlar. Red bunu yaptığında müebbet hapis cezasının kırk yılını geride bırakmış, ama düzelmenin ne demek olduğunu sorduklarında, pişman olduğunu kendi dilinde izah etmiştir; kendi gençliği ile konuşmak isteyerek…

Stephen King’in Rita Hayworth ve Shawshank’in Kefareti kitabından uyarlanan film, masumiyetini iddia etmesine rağmen karısını ve sevgilisini öldürdüğü gerekçesiyle Shawshank Devlet Cezaevi’nde yaklaşık 20 yılını geçiren bankacı Andy Dufresne’in hikayesini anlatır ve finalini umut ile yapar. Yani insanın en çok kullandığı savunmalardan biri de bence umut etmektir. Umut ederek yadsımak ya da umut ederek bastırmak…  Belki de filmin içinde sakladığı en büyük sır, umut etmektir…Tıpkı filmin finalinde söylendiği gibi,

Umut iyi bir şeydir,

Belki de en iyi şeydir.

Ve iyi şeyler asla ölmez…

Dr.Aslı AKTÜMEN

Psikiyatrist / Psikoterapist