'Ben yalnızım ve yalnız kalmayı seçiyorum, çünkü dondurulmuş bir hayatın içindeyim. '

Ali Aydın’ın 2012 yapımı filmi, Küf! Yas tutmak ya da tutamamak, hayatı ertelemek, yaşamı dondurmak, demir yollarının çevçevesinde dönüp duran hayatlar, kısa diyaloglar, derin anlamlar, keder ve öfke. Neresinden tutsam aynı acı tat kaldı ağzımda, küflenmiş bir ekmek gibi. Yiyemediğimiz, dışarıda kalan, içimize almadığımız bir parça ekmek. Yas, içine almak ve kederi içselleştirmek demektir. Yas, kayıp nesnenin kendiliğe düşen gölgesidir. Ama bunun için yası içimize almamız gerekir, umudu dışarıda bırakarak. Öykü buna izin vermediği için,hikayenin kaderi ya da kederi dışarıda kalıp küflenmeye mahkum oluyor. Küflenip, zehirli bir hale geliyor. Zehirlenen bir hayat gibi Basri’nin hayatı. Dışarıda kalan ve bozulan. İçine giremediğimiz, içine almayan…

Film tekerlek çeviren çocuklar, yakılmış tekerlekler ve Basri’nin bu yanan tekerleklerden rayları kurtarması ile başlar. Basri, demir yollarında yol bekçisi olarak çalışan, tek oğlu olan Seyfi tam 18 yıl önce, okuduğu üniversitede öğrenciyken gözaltına alınmış ve o günden sonra hiç kimse ondan haber alamamış, bir babadır. Bu durumda ne ölüdür Seyfi ne diri, ne vardır ne de yok… Basri’nin oğlu kaybolduktan altı yıl sonra karısı da ölmüştür.

Basri oğlunun kaybından sonra, yavaş yavaş toplumdan soyutlamaya başlamıştır kendini. Onu günden güne çepeçevre saran bir umut yaşatmıştır için de, hep beklemiştir.

Her gün kontrol etmek için üzerinde yürüdüğü tren yolları, on sekiz yıldır aralıksız her ayın başında ve ortasında oğlunu bulmaları için yazdığı dilekçeler- ki neredeyse sadece bu dilekçeleri yazarken insanlarla ilişki kurar, dilekçeler onu yaşama bağlarlar- sürekli dinlediği radyo haberleri ile içindeki umudu canlı tutmuş, yasını ertelemiş, ölümü yok saymış, yaşama sebebi olarak( -öldü- diyen biri çıkar!) diye beklemiştir.

Film ile yas tutma süreçlerini birleştirirsek, birkaç noktadan bahsedebiliriz. Bazı durumlarda kişinin yas tutma yetisi bozulabilir. Bunlardan Birincisi;  kişinin ruhsal yapısıdır. Gelişimi engelleyici ve örseleyici bir çocukluk geçirmiş, olağan çocukluk gereksinimleri yeterince karşılanmamış kişiler yas tutmakta ve üzüntü yaşamakta zorlanabilirler. Kişisel yas tutabilme yeteneğimizin ve gücümüzün kaynakları yaşamımızın ilk yıllarında gizlidir. Eğer kişinin ona yeterli bir bakımı sunan, seven, güven veren, sürekliliği olan, ayrılmaya ve büyümeye izin veren ve karşılıklı bir ilişki kurabilen bir annesi ve ailesi var ise yas tutma açısından daha yetenekli olacaktır. Bu yeteneğini geçmişteki deneyimlerinden, bakılmanın, sevilmenin, güven almanın, büyümesine izin verilmenin sayesinde iç dünyasında oluşturduğu, kendisine bunları veren ebeveynlerine ait anılarından alacaktır. Filmde ise Basri’nin doğumu bile bu ruhsal yapının adeta ayıtlı hali gibidir. Kendisinden önce ölen ağabeyler, babasının o doğmadan mezarını kazması, annesinin can çekiştiğini düşünerek ona süt vermeden ölümünü beklemesi… Ölümle daha doğmadan tanışan Basri’nin ilk yıllarının trajedisi, yaşadığına çok sevinilmiş olsa bile, ölen ağabeylerinin onun hayatına düşen gölgeleri… Bunların hepsi Basri’nin kişilik örgütlenmesinin depresif yapılanmasında ya da ölümü bir türlü kabullenememesinde çok anlamlıdır.

Başka bir yerden bakarsak diğer bir sebep; kaybedilen kişi ile o yaşarken kurulmuş olan ilişkinin doğasıdır. Bu ilişki çok bağımlı, çok örseleyici, çok engelleyici bir ilişki ise bu kişinin yasını tutması zorlaşacaktır. Film burada bize bir ipucu vermez, Basri’nin oğlu Seyfi ile olan ilişkisi, bu ilişkinin paylaşıma ne kadar izin verdiği, doyumlu ya da doyumsuz tarafları nerelerdir? Burada ertelenmiş bir süreç var mıdır? Basri’nin oğlu ile olan ilişkisini düşününce Cemil geliyor aklıma. Film de neyi simgeliyordu acaba? Hayatı mı? Dürtüleri mi? Agresyonu, şiddeti, bastırılmış tüm yaşanmışlıkları mı ya da Basri’nin yaşayan oğlunun yansıması mı?  Eğer Seyfi yaşasa nasıl biri olurdu acaba o kasaba da? Cemil’den farklı mı? Ya da belki Cemil’in arkadaşı? Cemil ile yaşadığı agresyon içerikli ilişki, oğluyla ne kadar farklı olurdu?  Tabi bunlar sadece birkaç soru… Cemil’in id ile ilişkisi, ( Basri’yi tehdit etmesi, evine gelerek camından bir düşman gibi seslenmesi)  ve ardından oğluna küfür ederken ezilerek ölmesi… Seyfi yaşasaydı ne olurdu- nun öbür tarafı, ya Basri’nin oğlu Cemil olsaydı ne olurdu- fikrine kayıyor zihnim. Tüm ödipal süreçler, baba oğul çatışması, utanç ve suçluluk…

Yas tutamamanın üçüncü sebebi; kaybın yaşanma biçimidir. Ani kayıplarda, ölen kişinin cesedinin çok zarar gördüğü ya da bulunamadığı durumlarda yasın tutulması zorlaşır. Ki bence film de en önemli etmen budur.  Yas tutabilmek için bir bedene, bir cenazeye, bir mezara olan ihtiyaç gibi. Yoksa neye neden ağladığının anlamlandırılamaması, ölümün yadsınması ya da umudun hiç tükenmemesi gibi… Film de Basri’nin de dediği gibi, -belki bir haber çıkar- umudu, yas tutmamızı engelliyor. Buna bazı kaynaklar; dondurulmuş yas diyorlar. Yas bir türlü tutulamıyor ve hayat donduruluyor. Tüm yaşam o son anın etrafında dönüyor. Bazı aileler bunu müze gibi yaşıyorlar, hatta o evlere müze evler deniyor. Eşyalar atılmıyor, odalar bozulmuyor, sanki her an geri gelecekmiş gibi, her gün onun sevdiği yemekler pişiriliyor ve hayat akmadan duruyor. Donmuş gibi. Dondurulmuş bir hayat, dondurulmuş yas ile iç içe yaşanıyor. Film de Basri’nin yaptığı gibi aslında. Basri yaşamak adına sadece nefes alıp veriyor, hiç gülümsemiyor, hiçbir şeye dahil olmuyor, insanlarla zorla konuşuyor sanki. Hayata dair yaptığı tek gerçek ve enerjik şey, epileptik nöbetleri. Belki Cemil ‘in bir kadına uyguladığı şiddeti görünce canlanıyor, ardından rahat bırak beni diyor- bana bulaşma. Ben yalnızım ve yalnız kalmayı seçiyorum, Çünkü dondurulmuş bir hayatın içindeyim.

Burada bir evlat kaybının- bu kaybın bir erkeğin hemcinsi olmasının- yani neslini devam ettirememesinin kaybının üzerine- faili meçhul bir cinayet olması, yani kime kızacak ve öfkelenecek, kimden hesap sorup intikam alacak- bunları bilememenin verdiği çaresizlik, bunların üzerine de bir de bedenin olmaması da eklenince durum giderek ağırlaşıyor. Ve gerçekliği kaybetme sınırına getiriyor bizi. Ben yaşıyorum – vazgeçmeyeceğim, ben neden ölmedim- derken içindeki umudunun canlı olduğunu hatırlatıyor… Umudum var ve umudum canlı kaldığı sürece, ben yasa giremiyorum. Bu durum da Basri’nin öfkeli ve agresyon dolu affektini anlamamızı kolaylaştırıyor. Çünkü bazı durumlarda kederlenmek için gerekli olan öfkeyi bastırırız ya da yer değiştiririz. Basri’nin öfkesi nerede peki… Bence öfkesini kendisine yönlendirmiş ve kendisini cezalandıran bir hayat sürüyordu, ta ki Cemil ile ilişkisi canlanana kadar. Orada bile kendisini cezalandırmaya devam ediyor aslında.

Yası tutamamanın bir başka sebebi ise, kişinin çevresinde benzer kayıplar yaşayan kişilerin olmaması nasıl bir yas tutacağını bilememesine ve çevresi tarafından anlaşılamamasına neden olmaktadır. Bence filmdeki en önemli yokluk bir beden yokluğunun yanı sıra, yas tutmak için bir mezara duyulan ihtiyaç olduğu gibi, bu yasın hiç tutulmamaya başlanmamış olmasıdır. Basri çok yalnızdır, bu zaman içinde böyle olmuş olsa da yas grup halinde tutulur, yalnız ağıtlar yakılmaz. Kederlenmek için zaman ve alana gereksinim duyarız. Bu nedenle birçok din ve kültürde psikolojik olarak yas tutma gereksinimine hitap eden ve bunu sağlayan cenaze törenleri vardır. Yas tutan kişinin cenazenin planlanmasına katılması, ölen kişinin bedenini görmesi, ard arda gelen baş sağlığı dileklerini kabul etmesi ölümü yadsımayı zorlaştırır. Her cenaze kalabalık, uzak akrabaların gelmesi, bir sürü insan, ağıtlar, ve bir şekilde törensel bir hava ile olur. Ama filmdeki bu -yokluk- durumu bunların yapılmasına izin vermez ve böylece yas ta hiç başlayamaz. Yadsınır ve yok sayılarak umutlu kalmaya devam eder Basri.

Filmin sonuna doğru Cemil’in vagonun altında kalarak ölmesi, Basri’nin bunu görerek sessiz kalmayı seçmesi,  ölümünün ardından  cenaze namazının kılınması ve Basri’nin bu cenazeye katılması da, oğlunun hiç yapılamayacak cenazesini hatırlatır ve ardındaki suçluluğunu daha da arttırır. Bu sadece Cemil’in ölümüne sessiz kalmanın suçluluğu mu; oğlunu kaybetmiş olmanın suçluluğu mu, hayatta kalmış olmanın getirdiği suçluluk mudur ?

Komiser evine geldiğinde hemen itiraf eder, bir yük gibi. Oysa komiser oğlunun bulunduğunu söylemek için gelmiştir. İstanbul’a adli tıpa gider,  test için kan verir, ucuz bir otelde kalır, DNA’nın sonuçlarını bekler. Sonra öylesine sıradan günlük konuşmaların arasında söyleniverir oğlunun bulunduğu. Başın sağolsun diye eline tutuşturulur bir tahta kutu. Öylece kalakalır, sessizce evine döner, kutuyu masanın üzerine bırakır. Bu  mudur 18 yıllık bekleyişin sonu, sarılıp ağlayabileceği bir cenaze değil, kimse ile acısını paylaşamayan, kutuyu açıp baksa ne göreceği belli olmayan bir durumda, çaresizlik ve yalnızlık ile kalakalır. Artık yadsıma bitmiştir. Oğlu ölmüştür. Umut da bitmiştir, çünkü oğlu ölmüştür. Gerçek yas şimdi başlayacaktır, dondurulmuş zaman bitmiş, artık Basri’nin belki de hayata tutunmak için hiçbir nedeni kalmamıştır.

Dr.Aslı AKTÜMEN
Psikiyatrist / Psikoterapist