'Ne demişler? Show must go on!'

Sanata psikanalitik bakış; ister edebiyat, ister sinema, ister resim olsun, hepsinin ortak noktası insan bilinçaltına ulaşmasıdır. Psikanalizin sanatı anlatan çalışmalarında, bilinçdışı fanteziler ile oluşan semboller ve bu sembollerin her insanın içinde dokunduğu farklı noktalar vardır. Bir sanat eserinin içeriğinin, biçiminden daha çekici bulduğunu söyler Freud. Sanat yapıtlarında bilinçdışı fantezilerle çatışmalar en ilgilendiği konulardır. Bazen sanatçı çalışmasının gizemli bir yanı olduğunu ileri sürer. Freud ’Ozan ve Fanzetiler’ isimli yazısında konuyu işlerken yaratıcı yazarı hayalperest ile karşılaştırır. Hayalperestin düşlemlerinde gerçeği yadsıdığı, haz ilkesine göre davrandığını ve bunun yazarda da bulunduğunu, her ikisinin de arzuların doyumu için, bir fantezi dünyası kurduklarını öne sürer. Sanatçı Freud’a göre hayalperestin aksine, sanat yoluyla geriye, gerçeğe bir yol bulabilmektedir. Bu noktada sanat çocuk oyunlarına yakınlaşır. Çünkü çocuklar oyunda çevreden yararlanır, onu kendi dileklerine göre biçimlendirirler. Freud oyun ile gerçeği karşılaştırmaz. Çocuk oyunun gerçek olmadığını bilir diye düşünür. Tıpkı düşlem kuranlarda olduğu gibi. Sanatçı da düşlemleriyle bir dünya yaratır ama bunun somut/gerçek bir dünya olmadığını bilir. Düşlem dünyası belirli bir anlamda gerçektir. Düşlemler kendi gerçeğini taşırlar ve bizim gerçek dediğimizden ayrılırlar.

Bu gerçek ve düşlem arasındaki girişi yazma sebebim;  filmi izledikten sonra düşündüğüm gerçeğin ne olduğu sorusuydu? Nerede başladığı? Kime ve neye göre değiştiği? Christof’un dediği gibi, insanoğlu kendisine sunulan gerçekliği kabul mu eder? Algı dediğimiz durum, delilik sınırına varmadan nerede durur? Uçsuz bucaksız bir mavi deniz- diye düşündüğümüz ufuklar, bir anda bitiveren bir stüdyo olursa? Ya da bir merdiven sizi başka bir hayata çıkarırsa?

Truman Show’u ilk izlediğimde, – ben de Truman olabilir miyim? diye düşündüğümü hatırlıyorum. Hatta film ile ilgili araştırma yaparken, ‘Truman Show Paranoyası’ adlı bir hastalıktan bahsedildiğini okudum.  Yani aslında filmde bolca hissedilen, insanların bakma, görme ve gözetleme ihtiyacı kadar, görülme- bakılma isteği, kendini özel, biricik ve dünyanın merkezinde hissetme güdüsünü, aslında bunun insanın bilinçdışındaki ciddi bir arzu olduğunu ve bu arzunun preödipal yansımalarını düşündüm. Filmde var olan, paranoya, izlenmek, gözlenmek, gözetlemek, görülmek ve bakılmak, narsisizm, baba ve oğul, hatta baba, oğul ve tanrı ilişkisinin bu kadar güzel anlatılması da filmin en büyük başarılarından bence…

Biraz gözetleme dürtüsüne analitik açıdan bakarsak; görsel duyumların cinselleşmesi, dokunma erotizmine eştir. Duyu organları duyumlarının cinselleştirildiği her yerde, ilkel algının karakteristikleri olarak tanımlanan bütün tablolar yeniden gözlenebilir, algı organlarının etkinliği, algıya ayrılmaz şekilde bağlı devinim, algılanan şeyin enkorporasyonu ile birlikte egonun algılanan şeyin sırasına göre değişmesi anlamlıdır. Libidinal ereklerle bakan bir çocuğun gözlemi, görme zevki için gerekli veya ona eşlik eden özelliklerin neler olduğunu çok iyi gösterir. Çocuk bir objeye kendini onunla birlik hissetmek için bakmak ister. Gözlemek, çocukların çoğu kez içgüdüsel bir dürtü niteliğinde olan cinsel merakının başlıca öğesidir. Primal sahneler örneğin erişkinlerin cinsel birleşme sırasında gözlenmesi veya daha küçük bir kardeşin doğumu, en sık rastlanan, merakı kamçılayabilen yaşantılardır. Yani bir çocuğun, ilk gözlemlediği şeyin kendi cinselliği ( pipim var mı yok mu? ) olması, ardından da anne ve baba cinselliğine geçişin olması anlamlıdır. Ancak patolojik gözetleme de, sadistik dürtülerin gözetleme isteğiyle paralelliği dikkat çeker. Kişi herhangi bir şeyi onu tahrip etmek için görmek ister. Çoğu kez bakma işleminin kendisi de, bilinçdışında tahrip etmenin bir yansıması olabilir. Belki de en basit ve show amaçlı olarak yansıtılan gözetleme programları ve filmleri (Truman Show’da olabilir, ülkemizde bir dönemde çok izlenen BBG evleri de olabilir) hapis tutma ve agresyonu bu şekilde ifade etmenin bir yolunu işaret edebilir. Aslında gözetlerken baktığımız yerin kendi sadistik ve agresif dürtülerimizin arkasında olması gibi…

Truman Show’da izlenilen Truman’a dönersek; beş istenilmeyen gebelikten en hızlı dünyaya gelen olarak başlıyor televizyon hayatına ve aynı zamanda kendi yaşamına. İstenilmeyen gebeliklerden olması- sanki kurtarılmış olması gibi- ya da bu gözetlenme ve hapis durumunu haklı çıkarabilirmiş gibi… Hayatında her şey parlak, yeni, temiz, ideal, sıralı, gerçek olamayacak kadar düzgün ve düzenli. Ama tabi bir o kadar da sahte. Giydiği kıyafetler, kullandığı eşyalar dışında kurduğu tüm ilişkilerin sahteliği, annesinin, babasının, eşinin, en yakın arkadaşının; tüm anılarının sahte ve senaryo olduğu, en yakın arkadaşının kulağına fısıldanan cümleler gibi, en trajik yüzü olabilir filmin. Yani aslında tüm hayatının bir yalan olduğu gerçeği. Tabi Slyvia dışında. Figüran olarak girdiği Truman Show’da birden asıl kadın olan ve yıllarca Truman’ın tamamlamaya çalıştığı bir yüz olarak kalan Slyvia , dergilerden yırtılmış… Truman’ın hayatındaki tek gerçek şeyin aşk olması ve bu aşkın bizim en kolay duyduğumuz paranoya halinde Truman’dan uzaklaştırılması ise psikiyatristler olarak bize daha ironik geliyor. Psikozun bile duruma ve şartlara göre değişmesi gibi.  Herkes seni izliyor, bizi takip ediyorlar, şimdi gelecekler cümleleri bize çok da uzak olmayan cümleler…

Burada şu soruyu sorabiliriz yeniden? İnsan sadece kendisine sunulan hayatı mı yaşar? Sınırı nerededir? Nereye kadar gidebilir? Truman filmin sonuna doğru bu cesareti bulsa da, biz kendimize sorabiliriz? Acaba biz, kapitalist sistemin sıradanlaştırıcı rolü ile birer Truman değil miyiz? Truman’dan farkımız nedir? Film, biraz da herkesin aslında Truman olduğunu ve bizleri yönetenlerin ne olduğunu sorgulamamızı istiyor. Hayatımızı yaşarken, ailemizin, arkadaşlarımızın, eşimizin, çocuklarımızın ya da hepsini geçtim sokaktaki herhangi bir insanın, bizi nasıl da sahip olduğumuz “yaşam”a hapsettiğini, hayalini kurduğumuz bambaşka bir yaşama ulaşmamızı nasıl da engelleyebileceğini en çıplak haliyle gözlerimizin önüne seriyor. Özgürlüklerimizin sınırlandığını fark ettiğimizde ise, bu durumdan kurtulmanın yollarını nasıl da çılgınca arayacağımızı bir kez daha ispat ediyor. Truman gibi bizlerin gerçek hayatta, kapıyı açıp tüm bu zorlamalardan, kısıtlamalardan kaçacağımız bir yer yok belki ama en azından toplumun bizlere sunduğu doğruların ve gerçeklerin varlığı bizim hareket etmemizi engelliyor. Belki de en kalın stüdyo duvarı olarak, kendi süper egolarımız devreye giriyor.

Truman Show’u incelemeye karar verdiğimizde, bu filmin aslında bir komedi filmi olarak geçtiğini hatırladım. Show’a eklenen komedi unsuru, özenle serpiştirilmiş ve filmin duygu durumuna çok uygun bir hale getirilmişti bence. En gerilimli anlarda giren kahve ve çim biçme makinesi reklamların dan tutun; en üzücü sahneler den hemen sonra giren “Banyodaki Adamın”, “İki yaşlı Teyze” “Kafedeki topluluğun”  ya da ‘Güvenlik görevlisi’ ikilinin Truman Show izlerkenki tepkileri seyirciyi bir an da gülümsetiyor, ansızın yapılmış bir şaka gibi. Yani terapi sırasında, bulunduğunuz odada, danışanın o an ki anksiyeteye dayanamayıp şaka yapması gibi, aslında en üzücü ya da en travmatik yerlerde gelen kahkahalar- bizi bir parça gülümsetse de- acı tadı kalıyor ağzımızda. Truman’ın hayatının korkunçluğu kadar, komik olması da, düşen spot lambaları, sadece Truman’a yağan yağmur, karışan radyo dalgaları durumun sahteliğinin trajikomik tarafları sanki.

Peki bir insanı bir yerde tutabilmek için, çocukluk travmaları bu kadar etkili olabilir mi? Truman’ın babasının denizde boğulması ve o gün denize açılmak için Truman’ın ısrar etmiş olması; annesinin bunu sürekli hatırlatarak, onu affetmiş olduğunu vurgulaması, Truman’ı denizden uzaklaştıran ve kaygısını çok arttıran bir durum olmuştur. Uyaran kaygısı olarak tanımlanabilecek bu durumda, çocukken yaşadığımız travmalar, bizim hayatımıza yön vermede çok önemlidir. Sinyal (uyaran) olarak kaygı;  egoyu, dengesini bozma tehditlerine karşı uyaran bir mekanizmadır. Uyarı kaygısının işlevi, egonun, savunmacı önlemler alarak birincil kaygının hissedilmemesini sağlamaktır. Birincil kaygı ise; egonun çözülmesine eşlik eden bir duygu olup, içgüdüsel veya coşkusal gerilimdeki artışa gösterilen bir tepkidir.

Aslında Truman’ı adada tutan iki farklı mekanizma olabilir, birincisi süper ego düzleminde suçluluk, ikincisi ise geride bırakılacak ve kaybedileceklerin kaygısı… Bir şekilde sistem çalışmış, Truman çocuksu kalmış ve bırakın adadan gitmeyi, işaret edilenin dışına bile çıkamamıştır. Ta ki, babası geri dönene kadar. Sokakta; aniden yıllar önce denizde boğulmuş babası ile karşılaşınca birden şüpheleri yeniden alevlenir. Evsiz babası hızlıca oradan uzaklaştırılır ve Truman soru işaretleri ile öylece kalır. Acaba neler oluyor? Paranoya ve kaygı sınırında gidip gelen günler, sahneler başlar. Beklenmedik ve aniden –plan dışı, senaryodan farklı- davrandığında şüpheleri daha da gerçek olur.  Artık Truman için gitme vakti gelmiştir… Önce uçağı dener, uçak olmayınca otobüs, otobüs çalışmayınca kendi arabası ile kaçmaya çalışır. Truman artık, nasıl ve nereye kadar anladığı tam olarak bilinmese de- bu durumun bir şekilde sahte olduğunun farkındadır. Babasını geri getirseler bile; Truman gizlice, gözlendiğinden artık emin olarak, bir gece vakti evinden tünel kazarak kaçmayı başarır.

Burada belki Truman’ın gerçek babasının kim olduğunu sorabiliriz? Hiç bilinmeyen biyolojik babası mı, oyuncu babası mı yoksa Christof mu? Christof’un Truman gece uyurken onu izlemesi, onu ekrandan sevmesi, babaların çocuklarını uykuda sevmelerini anımsatıyor bize. Christof’ un Truman’ın gitmesini engellemek için onunla konuşması, onu ikna etmeye çalışması, onun her anında yanında olduğunu hatırlatması ve ona çok güzel bir dünya sunduğunu söylemesi- beni terk etme- derken yaptığı her şey aslında bir babanın oğlundan ayrılması mı, büyümüş bir oğlun babayı terk etmesi mi, narsistik özellikleri belirgin olan Christof un kontrolü kaybetmek istememesi mi? Belki de burada göz ardı edilen şey, Truman’ın artık büyüdüğü ve evi terk etme zamanının geldiğidir.

Film çekileli bunca yıl olmasına rağmen, hala çok canlı ve güncel hissetmemizin sebebi ne olabilir? İnsanların Truman Show’u bu kadar tutku ile izlemelerinin asıl nedeni merak olabilir mi? Çünkü Truman aslında eğlenceli ve dikkat çekici bir hayat sürmüyor. Truman’ın hayatı sıkıcı, durağan ve normal. Çılgın ve tutkulu şeyler yaşamıyor. İnsanların dikkatlerini kolay çekebilecek olaylara karışmıyor. Sadece normal ve yapması gereken şeyleri yapıyor. Aynı kişilere aynı yerlerde ve aynı şekilde selam veriyor. Yine de Filmde “Truman bugün ne yaptı acaba? Kime ne söyledi? Karısıyla ne konuştu?” Çalışırken, uyurken, gülerken, ağlarken… Yani hayatını yaşarken… Hep onu izleyen insan toplulukları… Bunlar sizlere bir şey hatırlatıyor mu? Birilerinin ekranlarda yarattığı dünyaya taparcasına sahip çıkan bir topluluk haline gelmek, taraf tutmak, cep telefonlarından sms atarak oy göndermek, televizyonda gördüklerini gerçek dünyadan zor ayırıp, hemencecik de unutuvermek.  Böylece televizyon yapımcıları; bizlere istedikleri her şeyi izletebilecek ve bir tanrı gibi Christof’un yaptığı Truman ile gökyüzünden konuşabilecekler. Bizim namınıza düşünüp, bizim adımıza karar verip, bizim için yapılan tüm programlar gibi. Biz de sadece evlerimizde oturmuş televizyon izleyecek, bazen öylesine ekrana bakacak ve özgür olduğumuzu hissetmeye devam edeceğiz… Ne demişler? Show must go on!

Dr. Aslı AKTÜMEN
Psikiyatrist / Psikoterapist