Vavien; gidiş geliş. İki farklı uçtan açılıp kapanabilen elektrik bağlantısı.

Film; yemek yemeğe- özellikle yaprak sarmasına düşkün-  Serra Yılmaz’ın evinde; açılıp kapanamayan elektrik düğmesi ile başlar ve seyirciyi açılıp kapanabilen bir araba kapısına doğru sürükler. Engin Gunaydın’ın senaryosunu yazıp, aynı zamanda Celal karakterini canlandırdığı film; otomatik kapının ardından gördüğümüz ve film boyunca çok az değişen affekti ile seyirciyle karşılaşır.

Hikayenin ana karakteri Celal, karısı ve ergenlik dönemindeki oğluyla birlikte mutsuz bir aile portresi çizmektedir. Abisi ile beraber elektrik işleri yapan Celal, sıradan yaşamından bıkmış, kendisine bir çıkış yolu arayan ve daha fazlasını hak ettiğini düşünen bir adamdır.  Aile içi ilişkileri en doğal ve net anlatan sahne; Celal’in eve geldiğinde, Sevilay’ın Almanya’daki babasının yolladığı paraları sakladığı yerden almak için bodruma inmesi ile seyirciyi karanlığa doğru çeker. Duvarın içine gizlenmiş ya da bir şekilde gömülmüş, gizli paralar ya da porno cd’leri; aslında Sevilay’ın Celal’den ya da Celal’in oğlundan sakladığını sandığı kontrollü sırlardır. Celal’in bodrumda; üst kattaki oğlunu, zemindeki tahtaların arasından takip etmesi, film boyunca devam eden dengeli ve etkin bir gerilimin sinyallerini verir seyirciye. Bir anlamda gözetleme içgüdüsüyle kurulan bu sahne; annenin oğlunu aynı şekilde kilerden dinlemesiyle aile içi dinamiklere bir bakıştır. Filmde; bakmak/bakılmak, etkinlik/edilgenlik, erillik ve dişilik arasındaki ayrım üzerine kurulmuş kara bir mizah olduğu söylenebilir.

Abisiyle beraber Samsuna pavyona giden Celal, şarkıcı Sibel’e karşı reddedildikçe artan, mesajlarla süslenmiş, ısrarcı bir ilgi gösterir. Okulun elektrik işleri yalanına ortak olan ve neredeyse kendisi de inanan -abisiyle beraber Sibel’i dinlerken; kadının sevgilisini yok sayarak sinyaller göndermesi, kaotik bir karakter olduğunu seyirciye gösterir. Celal’in tekrarlayan mesajları gibi, yineleyen- Bu adam senin dengin mi? repliği; aslında Sibel’in ya da sevgilisinin değil, aynı zamanda filmin, belki de Cela’lin kendisine verdiği değeri gösterir.

Filmin gerilimi yüksek, neredeyse korku filmlerini aratmayacak sahnelerinden biri; Celal karakterinin aynaya bakarken aniden değişen affekti ile söylediği -pikniğe gidelim mi? cümlesidir. Filmin birkaç yerinde karşımıza çıkan; örneğin; yine aynanın buğusunda aniden Sevilay’ı görmesi, ya da öldü sanılan Sevilay’ın kapıda belirmesi gibi – gerilimli sahneler, korkuyu seven yönetmenlerin küçük oyunları gibi. Renkler, çekim açıları ya da kapalı hava bize; filmin yönetmeni Taylan biraderleri unutturmuyor.( yönetmenlerin bundan önce çektikleri iki filmin korku-gerilim tarzında olduğunu düşünürsek)

Filme dönecek olursak; üç kişilik sıkışmış dünyasına dönen Celal’in sabah kahvaltı sahnesinde – bıktım hepinizden! diyerek dillendirdiği içsel süreçleri, aslında tüm mutluluğunun önünde engel olarak karısını gördüğünü ve onu yok etme fantezisinin reele geçişini çok iyi vurguluyor. Bunun için prova yapması, yani kablolarla sardığı çuvalı uçuruma yollaması ise; vavieni bile bilmediğinin yüzüne vurulması ile yaşadığı narsistik incinme sonucu; tüm öfkesini yeniden – en yakınındaki en zayıf halkaya yani Sevilay’a yönlendiriyor.

Bu anlamda vavien filmi çeviriyor ve Celal uzun zamandır planladığı gibi hem Sevilay’dan, hem de onun sarı hırkasından kurtuluyor- ya da kurtulduğunu sanıyor. Burada sarının aseksüel bir renk olduğunu düşünürsek; Sevilay’ı ve onunla ilgili her şeyi simgelediğini düşündüğüm sarı hırkayı ; uçurumun kenarından Sevilay’ın ölüsü olarak yeniden Celalin kollarına bırakıyor film…

Sevilay’ın yok edilmesinin düşmek fiili şeklinde yapılması; kazara ölüm olabilecek bir sürü şey olabilecekken düşüşün; yüksekten düşmenin, derinliğe inişin seçilmesi; belki buraya bir not düşmemizi gerektirebilir. Düşmeye ilgili düşlerin tefsiri daha çok onların doğum travmasından kaynakladığı yönündedir. Bu açıdan bakıldığında; Celal’in Sevilay’ı öldürdüğünü sandıktan sonra ki huzurlu uyuyuşu, bize ana kucağına güvenle sığınan çocuğu hatırlatabilir. Belki bu benim çağrışımım; belki de birinin uçurumun kenarından iteklenerek yok edilmesi, cesedin varlığına bile tahammül edememekle ya da kişiye duyulan öfkenin derecesiyle orantılı olabilir.

Filmde Celal karakteri üzerine dönen ve film boyunca en güçlü hissedilen duygu olan bencillik (egoizm); Sevilay’ın düşüşünün ardından, tüm karakterlere yayılır. Oğlunun; yan komşunun kızıyla yakınlaşmak için annesinin ölümünü kullanması; milletvekilinin yemeklerin peşine düşmesi, abisinin; Celali dövmeden önce benim bu işte alakam var mı? diye sorması gibi.  Freud’a göre egoizm; kişinin kendisine ya da gereksinimlerinin doyumuna öncelik vermesidir. Ruhsal yapımızın tüm yaşam boyu süren ve davranışlarımızı derinden etkileyen bir ögesidir ve belli ölçüde bencillik tüm insanların içinde bulunur. Bu anlayışta çıkar bencilliğin önemli bir özelliğidir. Ancak aşırı bencilliğin en acımasız ve yıkıcı örneklerini narsistik nevrozlar verirler. Tıpkı Celal karakterinde olduğu gibi. Çünkü narsistik kişi için ilişki kurduğu insanlar; yalnızca onun narsistik gereksinimlerini doyurma işlevi üstlenmişlerdir.

Celal

Bazen narsistik ve bazen de borderline kişilik öz. gösteren Celal’in; yoğun değersizlik duyguları taşıdığı neredeyse gözle görülür bir şekilde sunulmuştur filmde. Belki de değersizliğini ona en çok karısı hatırlattığı için; onu yok etmek ister. Kendisini daha önemli- belki de başka biri olarak görebilmek için Sibel’e yakın olmaya çalışır, ama neredeyse psikotik bir duyarsızlıkla reddedilmeyi kabul edemez, ısrarla kadını arar, evine gider, dayak yiyerek döner, ama mesajlarına ve ısrarına devam eder. Empati yapamayan, benlik saygısı olmayan, eleştirilmeye aşırı duyarlı bir tavır sergileyen Celal, aynı zaman da komşusu ve rekabet içinde olduğu Sabri ile kıyaslandığında bile yenilmiş hisseder; hor görerek öfkeyle tepki gösterir.

Aslında Celal için; Erol Tas filmlerini aratmayacak bir kötü karakter tiplemesi yapılsa pek de yanlış olmaz. Dünya iyiler ve kötüler diye ikiye ayrılır; der Celalin abisi… ki bunları gerçekten kötü diyebileceğimiz Celal’e bakarak söyler. Bölme yapar bir nevi. Alt düzeydeki özgül savunmaların merkezi olan bölmede; tüm denlik niteliği vardır. Tümden iyiler ve tümden kötüler. Biraz iyi, ya da biraz kötüye rastlanmaz. Peki bu anlamda kötülük sadece; sağduyunun alt edemediği kara bir gölge midir? Kötülük; ahlaklı, kabul edilebilir, toplum tarafından onaylanan, uyumlu olanla yani iyiyle vardır,  ki buda bizi süper ego düzlemine çeker. Ahlaksal ve ülküsel değerleri simgeleyen süper ego; davranışların bu temellere uyup uymadığını denetler ve sapmalar varsa cezalandırır. İd ise; dürtüseldir, sınırlanmamış arzu ve tutkularla alakalıdır. En çok söylememiz gereken şey ise, id in suç işleme ile ilgili kısmıdır. Süper ego ile id arasında bir sarkaç görevi gören egoyu ise, filmde Celalin abisi olarak sembolize edebiliriz. Çünkü bir anlamda önce Celali döver; ardından; bu işe ortak olur. Vavien’i Abisinin çözmesi ise yine bize dengeleyici ve çözümsel bir karakter olduğunu gösterir.

Sevilay

Filmin yakın plan çekimlerinde, sıkça gördüğümüz umutsuz ev kadını  Sevilay’ı depresif özellikleri baskın, bağımlı bir karakter olarak nitelendirebiliriz. Egoizmin tümüyle karşıtı, özgeci bir tutum sergileyen Sevilay; Anadolu kadınının en belirgin özelliklerini gösterir; aşırı özverili, neredeyse başkaları için yaşayan; değersizlik duyguları yoğun, kendi gereksinimlerine aldırmayan,  uyumlu, iyi huylu ve kronik mutsuzdur. Sevilay’ın kendi içinde gördüğü yetersizlik; boşluk duygusuyla ya da tek başına kalma korkusu ile tanımlanabilir.

Hissettiği bu boşluk ancak bir özdeşim ile kontrol altına alınabilir; daha güçlü bir eril kimliğe ve onun sağlayacağı güvene ihtiyaç duyar. Burada Sevilay’ın neden babasının gönderdiği paraları Celal’den sakladığını anlayabiliriz; bu kendi verdiği bir karar değildir çünkü; babasının isteğidir ve Celal’den önceki; sığınağı, korunağının uzaklardan gelen, emir veren sesidir.

Sevilay’ın gerçekten Celal’den şüphelenip şüphelenmediği tam olarak belli olmasa da; seni boşayacağım!cümlesi, tüm gerçekliği; yalnız bir sona doğru sürükler. Sevilay için ölümden beter olan boşanma-ayrılma; yalnızlık korkuları ile Celal’e sarılır; ve gözü tek bir euro bile görmez. Celal için; harika bir finale doğru film aksa da; seyirci içten içe rahatsız olur. Kötülük kazanmamalıdır, ama Engin Günaydın bize çekirdek yiyerek olanı biteni anlatır.

Peki ne olurda birden; bu adam iyileşir; yumuşar; yakınlaşır? Kazandığı için mi; Sabri’nin kızıyla oğlu yakınlaştığı için mi, yoksa huzurevinin elektrik işlerini alabildiği için mi? Filmden huzursuz ayrılan seyirci için- ki ben bunlardan biriydim- belki bir soru sorabiliriz? Bir filmi analitik açıdan yorumladığımızda, divana yatırdığımız şey aslında nedir; yönetmen mi, senarist mi, film mi, yoksa biz miyiz? Bu açıdan bakıldığında; karakterler aracılığıyla anksiyetesini seyirciye vermiş, yansıtma yapmış bir film diyebiliriz vavien için. Yani iç bunaltısını, seyirciye geçirmeyi başarmış bir film. İzlediğimiz olayların kesitsel bir süreç olduğunu hatırlarsak; aslında ne Celal’in, ne oğlunun, nede Sevilay’in değişmediğini görürüz. Belki bir iki ay geçmeden, ya da paralar tükendiği zaman diyelim; Celal yeniden bir ölüm fantezisi ile gelir ve Vavien 2 çekilir. Aslında değişmek, bu kadar da kolay değildir(!)

Bitirmeye yakın, bizde bir vavien yapalım; konuyu açtığımız yerden kapatmayalım ve başka bir düğmeye basalım. Filmin senaristi Engin Günaydın; filmi abisinin elektrikçi dükkanında ve amcasının evinde çekmiş. Kendi memleketi Tokat, Erbaada. Filmde bolca gördüğümüz çarşıda büyümüş, belki de kilerden; yukarı bakan ve tahtaların arasından gördüğü gerçekliği; kendi fantezileri ile harmanlayıp sunmuş seyirciye. Çabuk korkan, aniden irkilen ama korkutucu Celal’i oynamış, kendiliğini katmış filme…

Yönetmenler ise aslen Bursa İnegöllü. Tüm röportajlarda; kasaba hayatını bildiklerini söylemişler; tanıdık hissettiklerini. Avukat bir babanın iki oğlu Yağmur ve Durul Taylan. Babaları aslında yönetmen olmak istiyormuş ve oğullarına sinemayı sevdirmiş, beraber filmlere gitmişler. Sonra çocuklar büyümüş, Yağmur Taylan tıp doktoru olmuş, psikiyatri uzmanı, Durul Taylan ise mühendis. İkisi de eğitim aldıkları meslekleri bırakıp yönetmenlik yapmaya başlamışlar ve beraber çalışmışlar. Yani aslında babalarının kendileri için çizdikleri yoldan gitmemişler. Babaları önce yağmış sonra durulmuş, çocuklarının ismini de aynı sırayla koymuş. Ama oğulları önce durulup, sonradan yağmaya başlamışlar…

Ds. Aslı AKTÜMEN
Psikiyatrist / Psikoterapist