'Kendi kötülüğünüze bakacak cesareti bulabilecek misiniz'

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar kitabından esinlenilerek senaryolaştırılan,  Zeki Demirkubuz’un son filmi, Yer altı. Utanç, suçluluk, itiraf, günah, özsevi, yalakalık, kibir, rekabet ve haset ile çekiyor bizi yeraltına doğru… İnsanı insan yapan, topluma uygun hale getiren ya da  insan ruhunu ehlileştiren diyebileceğimiz tüm kehanetler, Muharrem karakterinin üzerinden, beyazperdeye, oradan da tam olarak içimize akıveriyor. Ruhumuzu sıkıyor, sıkıştırıyor, durduruyor ve tam orada bırakıveriyor sizi, ey seyirci… Bakalım, siz de kendi kötülüğünüze bakacak cesareti bulabilecek mısınız  diye?

Film Ankara’da, sıradan bir memur olan Muharrem’in gözlerinin açılması ile başlar. Muharrem gözlerini, itiraf ve arayış arasında gidip gelecek bir döneme açtığında, biz de onun karanlık akşamlarına katılırız. Ürkek, tedirgin duran bir hali vardır aslında. Herkesi dışarıdan izleyen, camın ardında kalmış, yalnız bırakılmış/ kendisi yalnızlığı seçmiş sıradan bir şehirli. Bir dönem yazar olmayı denemiş, – iyi yazsa da becerememiş- akşamları avlanama ve çiftleşme belgeselleri izleyen, mide bulandıracak derecede yumurta yiyen, öfkeli ve yalnız bir adam profilidir Muharrem…Tek iletişim kurduğu/kurabildiği insan eve temizliğe gelen, tek derdi alt kattaki yatalak komşu olan 3 çocuklu Türkan’dır. Ama biz küçük erkek çocuğunu çok daha fazla görürüz filmde. Zeki Demirkubuz filmlerinin sessiz tv izleyen çocukları diyorum ben onlara, konuşmayan, bakışları ile anlatan kendini…

Sınırsız gururu yüzünden kendini aşağılayan Muharrem, toplumdan onay görme itkisinin üzerinde yarattığı düzelme baskısından kurtulup, kötü kalabilmeyi ve kötülüğüyle yaşayabilmeyi itiraf eder. Muharrem, eşitlik ve çoğunluğun iyiliği gibi ideallerinize hizmet edecek biçimde yontulamayacak hırcın ve kaotik bir öze sahiptir. Bu durumu Muharrem’den çıkarıp, tüm insanlığa yayarsak; insana dair kötü diyebileceğiniz ne varsa hepsi birden ayaklanır ve düşündürür; bende yok mu bu? Kıskançlık, haset, üstünlük kurma ihtiyacı, mevkilere ve etiketlere düşkünlük, gururu doyurmaya yönelik aşırı bir iştah, yalakalık, güçlünün yanında konumlanarak kendini koruma, gösterişçilik vs..

Çok da istemeden yaptığı bir ziyaret sonrasında zorla kendisini davet ettirmeyi başardığı eski arkadaşları- rakipleri- ya da sadece tek rekabet ettiği kişi/hasetlendiği Cevat ile yüzleşmeye doğru giderken, obsesif özellikleri, anal dönem belirtileri de olduğunu düşündüğüm Muharrem’in  bedensel takıntıları da artar. Kendini tiksinti duyarak/ ya da duyurmak istercesine koklar. Filmde bizde onunla beraber gerçekten bu algımızı kullanır gibi oluruz, tıpkı evin leş gibi yumurta kokması gibi- filmin gerçekliği görsel ve duysal algımızdan koku algımıza da bulaşmıştır sanki, bizde karakterlerle beraber ortamı ya da teni koklarız… Çok gürültü çıkardıkları için rahatsız olduğu karşı komşusunda önce yumurta denemesi, ardından patates zaferi ile sabah kahvaltı da çok keyiflidir.Türkan’a durumu dışarıdan izlemiş gibi anlatarak, biraz gururlanmak istese de Türkan onunla ilgilenmez, masada duran zafer silahı; film boyunca yanında gezdirdiği- patates- aslında onun yenilmezlik simgesi- kazandığı tek zaferin biricik güç göstergesidir.

Kazandığını hissettiği zaman, itiraf eder; herşey  ile aramda gizli bir kavga başlamıştı…Yumuşak seksten, tutkulu ve yakıcı olana doğru geçerken, film bizi barlara, karanlık alt geçitlere, açılıp kapanan bir tuvalet kapısının sesinde, kendi karanlığımıza doğru çeker…Türkan için – onun yerine kurtuluş planı yapar, biraz üzgün, biraz şaşkın, azıcık da korkmuş ol. Öyle acıma numaraları falan yok. O kıl adamla görüşmeyeceksin- dediğinde; hiç üzerine alınmaz. Muharrem için dışarıdan nasıl gözüktüğü, nasıl algılandığı, iş arkadaşlarının hakkında ne düşündüğü çok da önemli değildir. Minibüste giderken yaptığı uluma denemeler gibi. Muharrem kendinden kurtulamayan, dışarıya bakamayan, artık başkalarını görmeyen bir adamdır. Kendisiyle ve kendilik haliyle o kadar meşguldur ki, bu davranış şekli basit daha doğrusu benlik ile uyumludur. Muharremin kişilik örgütlenmesi, aslında tamamen benlik ile uyumludur. Yani kendisi tarafından onaylanmış ve sorgulanmamaktadır. – özellikle bunu filmin sonunda çok daha net hissederiz-

Belki burada benlik ve kendilik kavramlarından bahsedebiliriz. Benlik; ciddiye alma, nesnelerle ilişkilerin ve gerçeğin kabullenilmesi, savunma düzeneklerinin kullanılması, iç ve dış dünyadaki uyum ve düzenin sağlanması, başa çıkma, yaşananları ayrımlaştırabilme ve bütünleştirebilme olarak tanımlanabilir. Kendilik tasarımı ise örgütlenmiş, düzenli ruhsal bir yapıdır ve kişinin bilinçli ve bilin dışı düzlemde, bedensel ve ruhsal bakış açısından ki bu algı gercekçi veya bozuk olabilir, nasıl algılandığını aynalamaktadır. Kendilik aslında, bireyin gerçeklikteki tüm kişiliğini yansıtan bir kavramdır.

Narsisizm üzerine bugünkü düşünceler, kendiliğin libidinal yatırımlarını elde tutmakla birlikte özsevisel fenomenler de saldırgan bazı ögeleri de tanımlamaktadırlar. Narsisizmin tanımı kişinin; yaşamla daha kolay başa çıkabilmek için, kendini ölçüyü kaçırmadan sevebilmesi, yeterli bir kendilik değeri duygusunu sürdürebilmesidir. Ancak filmde yeterli ve gerekli narsisizm dışında, patolojik narsisizm- özsevi çok belirgindir- hem Muharrem- hem Cevat için- Aç kendilik ve büyüklenmiş kendilik olarak iki temel öge barındıran narsisizm de Muharrem’in aç kendiliği, narsisistik mazoşistik karakteri- ki otelden kovuluş sahnesinde çok net hissettiğimiz bir durumdur- çok çabuk gelen hayal kırıklıkları ve değersizlikler, aşağılanmaları biriktirme ve bu durumdan neredeyse bir çeşit zevk alma haline dönüşmüştür.

Filmin en güzel bölümü olarak düşündüğüm; yemek yedikleri gün- aslında psikoz sınırına yaklaşan anksiyetesi, tuvalette kendi kendine konuşan, kendi öfkesini büyütüp, diğerlerini değersizleştiren Muharrem, hiç gitmek istemediği yemeğe herkesten önce gider. Elinde güç simgesi patatesi, iki kadeh şarap içip uyuyakalır. İştah ile yenilen yemek; farklı açılardan çekilen masada yemek yeme sahnesi…Benim bu sahnede çok net hissettiğim duygu öfke olmuştu. Cevat’a ve onun – komedi dizilerinin oyuncuları- yandaş yalakalarına. Önce Muharrem’i proveke edip, sonra alıngansın diyerek, ortamdaki öfkeyi arttıran, Madrid-Barcelona oteller arasında gidip gelen, devrim şarkıları.

Cevat’tan bahsedecek olursak, o etrafındaki diğer kişileri önemli olduğu duygusunu beslemek ve büyüklüğünün onaylanması için kullanmaktadır. Narsist olan Cevat’ın ortamdaki değersiz Muharrem ile karşılaştırılması, ona üstünlük duyguları sağlar. Muharrem’in değersizliğinden- aşağılanmasından beslenir, taraftarları çoşkulanır. Muharrem’in narsisizmi içinse, düşmanlarının ondan daha erdemli ya da daha başarılı olduğunu yadsıyamadığında- ki aslında kazanılmış bir ödül vardır- paranoid yorumları, öfkesi ve onları değersizleştirmesi artar. Şiddetlenir, öfkesini çaresizliğinden kendisine yöneltir, trajikomik bir şekilde, masada uyuyakalır, kendi kendine oynayarak şarkı söyler. Kendine gelmeye çalışırken, mahvolmuş, yok olmuş, hayatın tüm anlamı o karşılık verilemeyen, içe atılan sahnede kalakalmıştır. Nefret ediyorum diyerek kısılmış sesiyle bağırırken, gerçekten kimden nefret etmektedir acaba? Onlardan mı? Kendinden mi? Yalakalardan o kadar nefret etmesinin sebebi, Cevat’ın yerinde olamadığı için yenildiği ya da başarılı olamadığı için olabilir mi? Tercih edilmemiş olmak, gurubun lideri olamamak…Hırsız bile olsa üretkenliğin devam ettiği yerde normal ve ya sıradan kalmak, işte Muharrem’i gerçekten yaralayan budur.

Zeki Demirkubuz’un Kıskanmak filminde muhteşem bir performans sergileyen Nergis Öztürk’ün az ama öz rolü Muharrem’in sevgi, yakınlık ihtiyacının olabileceğini ama yakınlaşma tehlikesinin olduğu her yerde agresyon, ölüm ve değersizlik hissinin çabucak geldiğini gösterir bize. Bunu da yine kendi üslubu ile sert ve ifadesiz yapmayı başarır.

Ulumalar, hırlamalar gibi filmde bolca tanık olduğumuz- hayvanlaşma- regresyon- insanın vahşi doğasına ide doğru bir çekilme görevi görüyor. Özellikle fahişe ile ölüm hakkında konuştuktan sonra, yani biraz empatik bir yaklaşım, normalize olmaya, yakınlaşmaya doğru küçücük bir adım, onu tekrar hırlamasına ve ide döndürüyor. Yani bireysellikten toplumsallığa- sosyalleşmeye geçiş orada yarım kalıyor ve yönetmen duvardaki harika bir gölge oyunuyla, sadece mum ışığının aydınlığında yakalıyor. Muharrem için; hırlamaları yapabileceği tek insan- kendinden daha değersiz/aşağılık gördüğü bir fahişe oluyor. İdin vazgeçilmez doğası olan cinselliği ve şiddeti beraber yakalıyor.

Film finale doğru akarken, Türkan’ın önceden hiç konuşmamış gibi yatalak komşu ile nikahlanma süreci, dönek tavrı ve güçlünün yanına hemen kayıveren tutarsızlığı, Muharrem’i çıldırtır. Türkan da diğerleri gibi, Muharrem’i terk etmiştir. Artık öfkesini tutmasını gerek yoktur. Fiziksel agresyonlar, kırılan camlar, fotoğraflardaki resimler, duvarda bir anne memesi ya da yargılayan bir baba bakışının gizlendiği bir poster. Dönüp dönüp baktığım her şeyi kırıp döken bir öfke. Muharrem artık değişmeyeceğini bilir…Belki de yine yenilir.. bu kez daha iyi yenilir.

İtirafı en zor olan şeyler, gülünç ve ayıp olan şeylerdir -yoksa cinayetler değil-der Rousseau. Demirkubuz sinemasının gücü büyük oranda burada saklıdır. Zahit Atamın yeraltıyla ilgili yazısındaki, yasamın en ölü olduğu anlar, ifadesi bunu çok iyi yakalıyor. Demirkubuz’un filmlerinde gelişmelerden çok, o gelişmelerin arasında kalan öykünün akamaz olduğu, sıkıştığı anların ağırlığı hissedilir…

Peki Dostoyevski’nin yalınlığı, çıplaklığı ve gerçekliği nereden gelir? Sarhoş, orduda cerrah bir baba ile hasta bir annenin – ki annesini 15 yaşında kaybetmiştir- oğlu olan Dostoyevski, önce mühendislik okumuş, ardından orduya girmiş, sonrasında da edebiyata yönelmiştir. Devlet aleyhinde eylemlerde bulunduğu için hapishanede kalmış, sara nöbetleri ve kumar alışkanlığı hayatının önemli bir kısmını kaplamıştır. Ama bazıları peygamber, bazıları tanrı der Dostoyevski için. Kurduğu dünya ve gerçekliği tektir. Ya ona inanır ve kabullenir ya da onu reddedersiniz. Her cümlesi tek tek evrenin son anına kadar yaşayabilir, ki 1864 yılında yazdığı Yeraltından Notlar’ı, şuan burada anımsamamız gibi.

Peki bu sinemasal düzlemde Zeki Demirkubuz’un gerçekliğini nerede tutacağız. Hayatın renkli, cazip, mutluluk veren, şamatacı ve eğlenceli yüzü nerede? Biz ne zaman kaybettik onu? Ya da sadece bir örtü müydü, insanın saf kötülüğünün ve kendi egolarının üzerinde… İşte burada sorabiliriz yeniden seyirciye; sizin örtünüzün altındakiler ne alemde?

Dr. Aslı AKTÜMEN
Psikiyatrist / Psikoterapist