' Yavuz yine yalnız kalır, kaybetmiş, hüzünlü ve çaresiz…'

Mahmut Fazıl Coşkun’un Uzak İhtimal’den 4 yıl sonra çektiği yeni filmi Yozgat BLUES… Film müzik öğretmeni Yavuz’un bir alışveriş merkezinde adeta kendi kendine söyler gibi, sadece kendine söylediği bir şarkı ile başlar. Bu sahne bizi sadece Yavuz ile tanıştırmaz, aynı zamanda onun kişiliğinin de kısacık bir özeti gibidir.

Yavuz, belediyede müzik dersleri verir, babasını yeni kaybetmiştir. Ablası ile yaptığı konuşmadan, evine gittiğinde babasını ölü bulduğunu anlarız.  Yani film bir şekilde ölüm ve baba yokluğu ile başlar. Ayna karşısında ki Yavuz’un kendisine taktığı ya da yapıştırdığı nikotin bandı ve peruk ile bize Yavuz’u anlatmaya devam eder. Filmde bir çeşit geçiş nesnesi olarak düşündüğüm peruk, acaba Yavuz için arkasına gizlendiği bir şey midir? Kendisini korumak, adeta farklı bir kimliğe geçiş için peruğu mu kullanmaktadır? Yoksa bir çeşit sınır nesnesi midir insanlarla arasında olan? Ya da onu insanlara ve hayata bağlayan bir bağlantı nesnesi mi?

Ercan Kesal’ın oynadığı Yavuz karakteri, karanlık bir Muhsin Bey portresi adeta… Aradan çok uzun yıllar geçmiş, kendi suretine dahi mesafe koymuş gibi… Peruğunu çıkardığı vakit aynada bir yabancıya dönüşüyor.  Duyguları sınırlı, affekti künt. Ne çok sevindiğini anlıyoruz, ne üzüldüğünü, ne de hayal kırıklığını. Pasif ve hareketsiz bir hali var adeta. Şizoid diyebileceğimiz kişilik özellikleri olduğunu düşündüğüm Yavuz karakteri için, içe dönüklük, geri çekilmişlik, kendine yeterlilik, duygulanım kaybı, yalnızlık, çevreye yabancılaşma, gerileme ve kısmen de olsa bir üstünlük duygusunun var olduğunu düşünebiliriz.

Belediyenin Müzik kursu bitiminde sertifika törenine son anda yetişip fotoğraf karesine giren Neşe ise, süpermarketlerde çalışan, molalarda yalnız sigara içen, insanlarla çok sıcak ilişkileri olmasa da Yavuz’a göre yalnızlığını ve içe dönüklüğünü biraz kırabilen bir karakter. Neşe’nin Yavuz’dan farklı tarafı, Yavuz’a göre daha esnek olması. Gerçeğin değerlendirilmesi, iç ve dış uyaranlar, kendiliğe ait olan ve olmayanlar arasındaki farkın algılanması, benlik sınırlarının Yavuz’a göre daha çok geliştiğini gösteren belirtiler.

Yavuz’un en önemli sorunlarından biri, egonun id ile bağlantısının olmamasıdır. Çünkü dürtülerle, yani id ile ego canlanır,  bunu Neşe bir şekilde başarır. Ama Yavuz için, id ile egosunun bağlantısı tam olarak kurulamadığından, Neşe’ye göre daha katı kalıyor, idin sesini, dürtülerini yok sayıyor ve bu dürtüler ego düzlemine çıkamıyor. İki tane kısmen introvert karakterin en belirgin farklılığı burada başlıyor.

Hayatına biraz da zorla giren Neşe ile taşraya birlikte şarkı söylemeye giden Yavuz için hikaye bu andan itibaren Yozgat’ta devam ediyor ancak bunun çok bir önemi yok, Anadolu’daki herhangi bir şehir, kasaba olabilir. Yönetmen şehri bulanık bir fon olarak kullanıyor, bir sahnede Yavuz karakterine “bir de deniz olsa, aynı Zeytinburnu” dedirtiyor ki benzer “hamster çemberleri”nde dönüp durduğumuzu fark edebilelim. Anadolu’nun herhangi bir yeri gibi, benzerliği, aynılığı ve yokluğu derin hissettiren mekanlar seçilmiş filmde.

Yavuz’un saçları dahil hayatındaki her şey griydi Neşe gelene kadar… Ama Neşe’nin gelişi- hayatına gelmesi ile sanki bir anda- filmde aniden değişen mekan geçişleri gibi- İstanbul’dan Yozgat’a- yalnızlıktan beraber çıkılan bir sahneye atlıyor.

Neşe’nin İstanbul’dan kaçış planı Yavuz için çok yararlı olmasa da Neşe için çok olumlu işliyor. Neşe Yavuz’u adeta narsistik bir nesne gibi kullanıyor. İstanbul’da sıradan ve bir şekilde görünmezken, Yozgat’ta bir anda üzerine büyüteç tutulmuş gibi oluyor. Neşe’nin libidosu, hayata dair enerjisi, görülme isteği, daha ilk akşamdan sürdüğü kırmızı ruj ve derin dekolteli elbise ile bize kendisini gösteriyor. Neşe yaşamak istiyor.

Kaldıkları otelde, iki farklı oda, sadece bir kapı ile birbirlerine bağlanıyor. Tıpkı Neşe ve Yavuz’un Delila’nın sahnesinde buluşmaları gibi. Çok az konuşulan sabah kahvaltıları dışında, ortak buluştukları, bir arada oldukları herhangi başka bir yer yok gibi…

Bir sabah peruğunu çıkarınca yakalanır Neşe’ye. Komik olabilecek bu sahne de, Yavuz’un yüz ifadesi beni çok duygulandırmış ve filmdeki peruğun anlamını bir kez daha sorgulamama sebep olmuştu. Çünkü peruk, sadece insanlarla ilişki kurmasını sağlayan bir şey değil, aynı zamanda üçünü buluşturan bir noktaydı. Çünkü peruğu sayesinde tanışmıştı Sabri ile. Sabri, peruğu düzeltmek- hazırlamak için kulise gelerek Neşe ile tanışmış ve giderek yakınlaşmıştı. Peruğun ardına gizlenen gerçekliğini, yani asıl kendiliğini görünce Neşe, Yavuz artık saklanma, rol yapma gereği duymaz olmuş, kendisini belki de daha yakın hissetmişti Neşe’ye. Nadir de olsa yüzünde belli belirsiz bir gülümse var olmuştu.

Film bize bir baba kaybı ile gelse de, ben Yavuz’un annesi ile olan ilişkini düşünmeden edemiyorum. Annesinden yanıt alamamanın incinmesini yaşamış olabilir. Örneğin annenin duygusal olarak ulaşılmazlığı, annenin depresyonu, ya da annenin bir şekilde yokluğu ile büyümüş olabilir. Bu durumlarda çocuk incinmemek için kendi iç dünyasına kapanır, çünkü annenin affektif geri dönüşümü olmadığı için, anneye yansıttıklarını geri alamaz. Biz biliyoruz ki çocuk annesi ile ilişkisinde bir şeyi yansıtır ve yansıttığı şeyi geri alırsa geçiş alanı olur.  Aralarındaki bu geçiş alanı, oyuna ve oradan da genel kültür varlığına dönüşür. Ama Yavuz’un hayatında iyi ve olumlu bir etkileşim kuramadığı için bu bir oyuna dönüşemiyor ve tek taraflı kalıyor. Tıpkı Neşe ile ilişkisinde olduğu gibi. Neşe ile de aynı annesinde olduğu gibi,  tam bir ilişki kuramıyor ve tek taraflı kalıyor. Tıpkı karşılıksız bir aşk gibi…

Bilinçli ve bilinçdışı kendilik arasındaki sınır çizgisi çok ince olabilir. İçsel nesneler ve ilişkiler dünyası çok kolayca bilinci basıp onu egemenliği altına alabilir. İç gerçeklik ve dış gerçeklik arasında kalan Yavuz, bir sorumluluk duygusu ile içine aldığı Neşe’yi, bana güvenip buralara benim peşimden geldi derken, gerçeği görmezden geliyor. Sahte bir kimlik oluşturuyor adeta kendine. Gömlek bakmaya gittiğinde çarsıda Sabri ile beraber Neşe’yi görse de bunu yok sayarak, yeni tabaklar alıyor, iş yerinden para almayıp bunu Neşe’den saklıyor, hiç birşey olmamış gibi yaparak, enstrümanı ve arabasının satıyor; ne için? Kendi kurduğu hayali dünya da – bir otel odasını da sahte bir evcilik oyunu ile – gerçeği görmezden geliyor. Aslında Neşe, Yavuz için bir içselleştirilmiş nesne gibi oluyor ve düş dünyasında kalıyor.

Filmin diğer bir karakteri olan Sabri için, tüm derdi bir kadın kuaförü açmak, evlenmek, yuva kurmak… Farklı kızlarla tanışıyor,  farklı kızların farklı soruları oluyor;  inanç, eğitim, maddi durum… Hepsini de kabul ediyor. Sabri’nin hayatına birden giren, İstanbul’dan gelen müzisyen ikili; Neşe ile yakınlaşması ile birden hedefine yakın hissediyor. Çünkü Neşe’nin hem uyum sağlayan, hem öne çıkan, hem de onun hayatını kolaylaştıran bir yönü oluyor ve yalnızlığını örtüyor adeta.

Sabri’nin arkadaşı Kamil ise aklı havada bir radyocu, kafasında bin bir kurtuluş planıyla dolaşıyor. Biraz acıklı, biraz komik. Düşe kalka sanat yapmaya çalışıyor. O biraz daha okumuş ama kafesini terk edememiş, bu yüzden de masumiyetini yitirmiş bir taşralı, aynı zamanda filmin en renkli karakteri… Kamil olarak göründüğü her sahne filmin sahip olması gereken enerjiyi işaret ediyor. Hikayenin kendisi ve taşraya yolculuk teması daha büyük bir mizah ve trajedi beklentisi oluşturuyor. Belki burada, az diyaloglar filmi biraz yarım bırakıyor.  Yozgat Blues’un kendisini yıllar sonra bile hatırlatacak, dengeli kullanılmış bir müzikal temaya ihtiyacı var.  Ama film boyunca otistik bir şeyi hatırlatacak şekilde sadece bir şarkı dönüp duruyor. Filmin yaratıcılığa ve çeşitliliğe olan ihtiyacı geliyor aklımıza, aynı Yavuz’un ihtiyacı olduğu gibi.

Yavuzun anal dönem özellikleri, tekrarlayan hareketleri, gömleğe bulaşan ruj lekesi ile, ne yaparsa yapsın eski haline dönemeyecek olmasının verdiği kompulsif uğraşlar, gömlek seçme ya da diktirme süreçleri. Katıldığı radyo programında söylediği, ayrılık mı, aşk mı hüzün mü sorusuna sadece müzik ile cevap vermesi… Yavuz bir şeyler yapmak istedikçe, Neşe ile yakınlaşmak için, kendi dünyasında uğraştıkça, bu gerçekliğe bir türlü yansımıyor, Neşe tarafından önemsenmiyor ya da fark edilmiyor. Film ilerleyip, Sabri ile Neşe yakınlaştıkça, Delila da artık fransızca şarkılar değil, Ankaranın bağları çalmaya başlamıştır… Yavuz ne kadar uğraşsa da bazı şeyleri değiştiremiyor. Ama bu uğraşın ne kadarı gerçekliğe ve başkalarına ulaşıyor?

Yavuz Neşe’nin uzaklığını fark ettiği için mi, Sabri ile yakınlaştığını düşündüğünden mi, yoksa gerçekten yaşadığı maddi zorluklar nedeni ile mi bilinmez, artık Sabri’ye sen gelme der! Ama artık çok geçtir. Sabri ile Neşe beraber bir kuaför dükkanın da, evlenmeye karar vererek yeni bir hayatın planlarını yaparlar. Neşe yürüdükçe aydınlanan bir koridorda, Yavuz’a doğru ilerler ve Sabri ile evleneceğini, artık beraber yaşamayacaklarını söyler. Yavuz Neşe’nin evleneceğini duyunca, çok iyi- der. Çok iyi çocuk, çok iyi kuaför. Çok sevindim! Yavuz’un kullandığı savunmalar, bazen bastırma, bazen yadsıma olarak değişir. Ruh çözümlemesinde bastırmanın dürtülerden, yani içeriden, yadsımanın ise çevreden yani dışarıdan gelen tehlikelere karşı kullanıldığı düşüncesi yaygındır. Belki de bu filmde bu fikirden yola çıkarak, Yavuz’un çevreyi bir tehlike gibi algıladığını düşünebiliriz. Yadsıma kendilik ve nesne tasarımlarının iç ve dış uyaranların, gerçeğin, anıların ve bunlara eşlik eden duyguların, seçici ve sınırlı olarak algılanmaması ya da algılanmak istememesidir. Gerçeğin acılığı, istenmeyen duyguların yoğunluğu ve benliğin katlanma gücü bu seçiciliğin belirleyicileridir. Gerçek, ciddiyeti ve ağırlığı nedeniyle yadsınabilir. Böyle durumlarda gerçek kaldırılması zor bir yük gibi algılanmaktadır. Yükün fazlalığı bunu taşımaya hazırlıklı olmayan bir benlikte önlem alma gereksinimi doğurabilir. Tıpkı Yavuz’un yaptığı gibi.

Filmin finalinde kullandığı savunma ise bana biraz karşıt tepki kurmayı düşündürdü. Özellikle obsesif özellikleri olan kişilerin kullandığı bu savunma, filmin sonunda trajik bir şekilde bizi yakalasa da, karşıt tepki kurma, yapıp bozma, yalıtma, düşünselleştirme, akla uygunlaştırma gibi bir çok savunmayı da Yavuz’un kullandığını söyleyebiliriz. Ama obsesif nevroz düzeyine çok çıkamayan, daha ilkel ve daha dış dünyaya kapalı bir ruh hali olduğunu söyleyebiliriz.

Filmin sonunda, Yavuz’un Yozgat’tan ayrılmak için bulduğu neden, babam öldü! olur. Film baba yokluğu ile başlayıp baba yokluğu ile bitse de, belki de finaldeki en önemli ayrıntı artık peruğu takmamasıdır. Yani rol yapması, sahne alması gereken tüm durumlar bitmiş, Yavuz için umut tükenmiştir. Tek bir şarkı söyleyen adam ve başka şarkılar da söylemek isteyen bir kadın’ın hikayesi, burada; biraz da içimizi burkarak son bulur. Yavuz yine yalnız kalır, kaybetmiş, hüzünlü ve çaresiz…

Dr.Aslı AKTÜMEN
Psikiyatrist / Psikoterapist