Yalnız değilsiniz.

Üstesinden gelemediğiniz sorunlar ve süreklilik gösteren psikolojik problemler için mutlaka profesyonel bir uzmandan yardım almasınız.
Peki hangi uzmandan yardım almalıyız ?

Psikiyatrist, Psikolog ve Yaşam koçu arasındaki Farklar

Bursa’da yardım ya da destek almak için bir kişiye başvurmayı düşünüyorsanız önce bu kişinin özelliklerini ve çalışma biçimini öğrenmek yararlı olur. Sizler için aşağıda bazı bilgileri özetledik.

Kişinin iç dünyası, duyguları, ilişkileri için destek alması ciddi ve önemli bir konudur. Başvurunuzdan iyi bir yanıt almanız kişinin eğitimine, karakterine ve çalışma sartlarına bağlıdır. İlk bakılması gereken eğitim düzeyidir.

Psikiyatristler 6 yıllık doktorluk eğitimi aldıktan sonra 5 yıllık psikiyatri uzmanlığı eğitimi görürler. İyi bir tedavi için psikoterapi gerekli olan bir araçtır. Psikoterapi eğitimi genelde uzmanlık eğitiminin dışında alınır. Her psikiyatrist yeterli düzeyde psikoterapi yapamayabilir.

Tıbbi süreçleri değerlendirerek psikiyatrik tablolara ilişkin ayırıcı tanı yapmak, tanı koymak, tedaviyi planlamak, ilaç ve diğer tedavi yöntemlerinin yanı sıra, uygun görülen psikoterapiyi uygulamak ve/veya yönlendirmek psikiyatri uzmanlarının sorumluluğu ve yetkisi içindedir.

Psikologlar Fen-Edebiyat fakültelerinin 4 yıllık psikoloji bölümünden mezun olmuş kişilerdir. Terapi alanında çalışabilmeleri için klinik psikoloji alanında lisans üstü eğitim almaları gerekir. Bu da yeterli değildir, ayrıca psikoterapi eğitimleri de almalıdırlar. Sadece psikoloji bölümünü bitiren birisine başvurmak kalp hastası olunca bir biyoloğa başvurmak gibidir. Bir biyolog, organın nasıl çalıştığını bilir ama tedavi edemez.

Klinik psikologlar bilimsel geçerliliği kabul edilmiş uluslararası tanınırlılığı olan standardize eğitimlerden geçerek belgelendirilirlerse psikiyatri hekiminin yasal sorumluluğunda ve koordinasyonunda psikoterapi yapabilirler. Aynı şekilde koruyucu ruh sağlığı ve rehabilitasyon hizmetlerinde ruh sağlığı ekibi içerisinde yer alırlar. Klinik psikologlar da psikologlar gibi bağımsız ve bireysel olarak tanı koyamaz ve tedavi yapamazlar.

Psikolojik Danışmanlar, eğitim fakültelerinin psikolojik danışmanlık ve rehberlik bölümlerinden mezun kişilerdir. Sağlık alanı dışında başta eğitim kurumlarında olmak üzere danışmanlık ve rehberlik verme görevlerini üstlenirler. Ayrıca ruhsal hastalığı olmayan kişilere yaşam sorunlarıyla daha iyi başa çıkmalarını sağlamaları için danışmanlık verirler.

Yaşam koçluğu, Türkiye’de resmi olarak eğitimi verilen bir alan değildir. Sertifikalarla edinilen, kısa süreli eğitimler ile kolayca herkesin girebildiği bir alandır. Henüz profesyonelleşmemiştir. Güvenilirliği en az olan alandır.

Hipnoz, muayene ve tedavi sırasında kullanılan bir yöntemdir. Her hastaya ve hastalığa uygulanamaz. Bazı durumlarda uygulanması hastalığı kötüleştirebilir. Yapan kişinin klinik psikolog ya da psikiyatrist olması bu açıdan önemlidir. Kişinin önce muayene edilerek değerlendirilebilmesi ve ardından hipnozun kullanılıp kullanılamayacağına karar verebilmesi gerekir. Hipnoz uygulaması kolaylıkla öğrenilebilen bir teknik olduğundan kısa bir kurstan sonra öğrenilebilir. Ama tedavi için kullanılması ayrı bir eğitim ve tecrübe ister.
Başvuracağınız yerle ilgili değerlendirmede ikinci aşama çalışma şartlarıdır. Size konuşabileceğiniz özel ve güvenli bir alan, yeterli bir süre ayrılmalıdır. Tedaviye etkin bir biçimde katılabilmelisiniz ve seçeneklerinizi öğrenebilmelisiniz. Sürdürülebilir ve işe yarar bir tedavi aldığınıza inanmalısınız.

Görüşme sırasında rahat hissetmeli ve psikiyatristiniz ile işbirliği içinde çalışabileceğinize kanaat getirebilmelisiniz.

Üçüncü aşamada, terapistiniz ile birlikte tedaviden aldığınız yanıtı değerlendirmelisiniz. Yanıt alma süreci zaman alır. Yanıt almak ve değişmek, zamanla birlikte birçok farklı etkene de bağlıdır. Bu yüzden psikiyatrik tedavilerde kesin tedavi sözü verilemez. İyileşememe üzerinde çalışmak tedavinin bir parçasıdır ve iyileşmeye giden yolu gösterebilir.

Sonuç olarak psikoterapi eğitimi almış bir psikiyatrist, başvurabileceğiniz en yetkin kişidir. Klinik tecrübesi olduğundan tanınız daha doğru bir biçimde konur. Eğer ilaç kullanımı gerekirse bunu, sizi en hızlı iyileştirecek şekilde düzenler. Eğer ilaç kullanımını gerektirmeyen bir durum varsa psikoterapi uygular ve böylelikle tedaviniz sürdürülür.

Ruh sağlığınız, ilişkileriniz ve yaşamınız önemlidir. Kime başvurduğunuza dikkat ediniz.

Psikiyatrik Hastalıklar Nelerdir ?

Panik Atak , aniden başlayan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir. Hastaların çoğu zaman ‘kriz” adını verdiği bu nöbetlere biz PANİK ATAĞI denir. Panik Atak, birdenbire başlar, giderek şiddetlenir ve şiddeti 10 dakika içinde,en yoğun düzeye çıkar, çoğu zaman 10-30 dakika, seyrek olarak da l saat kadar devam ettikten sonra kendiliğinden geçer.

Panik atağın belirtileri nelerdir?

– Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma

– Çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması

– Terleme

– Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma

– Soluğun kesilmesi

– Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecek ya da bayılacak gibi olma

– Uyuşma ya da karıncalanma

– Üşüme, ürperme ya da ateş basması

– Bulantı ya da karın ağrısı

– Titreme ya da sarsılma

– Kendini ya da çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme

– Kontrolünü kaybetme ya da çıldırma korkusu

– Ölüm korkusu

Bir panik atak hastasında bu belirtilerden en az 4 ya da daha fazlası bulunur.

Agorafobi nedir?

Hastaların %60’ından fazlası, atakların geleceği yer ve durumlardan kaçınmaya başlarlar. Yalnız başına evde kalamaz, sokağa yalnız çıkamaz, otobüs, vapur, deniz otobüsü gibi taşıt araçlarına, .« asansöre binemez, dar sokak ya da köprülerden geçemez, pazar yeri, büyük mağazalar gibi kalabalık yerlere giremez olurlar. Bazen de, ancak yanlarında birisi ile yoğun bir endişe ve rahatsızlık duyarak bu tür yerlere gidebilirler. Hastaların, yalnız başlarına Panik Atağı geleceğini zannettikleri yerlere gidememe, o tür yerlerde kalamama durumlarına Agorafobi adı verilir.

Panik bozukluğu nedir?

– Tekrarlayan, beklenmedik Panik Ataklarının,

– Ataklar arasındaki zamanlarda başka Panik ataklarının da olacağına ilişkin sürekli bir kaygı duymanın,

– Panik ataklarının ‘kalp krizi geçirip ölme’, ‘kontrolünü yitirip çıldırma’ ya da felç geçirme’ gibi kötü sonuçlara yol açabileceği inancıyla sürekli üzüntü duymanın,

– Ataklara ve olası kötü sonuçlarına karşı önlem olarak (işe gitmeme,spor, ev işi yapmama, bazı yiyecek ya da içecekleri yiyip içmeme, yanında ilaç, su, alkol, çeşitli yiyecekler taşıma gibi) bazı davranış değişikliklerinin görüldüğü ruhsal bir rahatsızlıktır.

Doğum sonrası ( Postpartum) depresyon olarak da bilinen bu süreçte, kadında gerçekleşen fiziksel, duygusal ve davranışsal değişimlerin karmaşık bir halidir. Bu depresyon çeşidinin başlangıcı, doğumdan sonraki dört hafta içinde gerçekleşir.

Postpartum depresyonun teşhisi konurken sadece doğum ve başlangıcı arasındaki zamanın uzunluğuna değil, aynı zamanda depresyonun şiddetine de bakılır.

Belirtileri nelerdir?

Doğum yaptıktan sonra başlayan bu duygu durumda, iste ksizlik, keyifsizlik, hayattan zevk alamama, mutsuzluk, karar vermede güçlük, yetersizlik ve değersizlik düşünceleri, uyku ve istah bozuklukları görülür. Annede görülen bu mutsuz tabloya, sinirlilik, gerginlik, çabuk öfkelenme, panik içinde ve tedirgin olma da eşlik edebilir.

Kimlerde daha sık görülür?

– Hamilelik esnasında depresyon

– Hamilelik yaşının erken olması. ne kadar gençseniz risk o kadar yüksektir

– Hamilelik hakkında ikilem yaşamak

– Çocuklar; ne kadar çok çocuğunuz varsa o kadar çok depresif olma ihtimaliniz vardır

– Depresyon geçmişi olması veya premenstrüel disforik bozukluk (PMDB)

– Sınırlı sosyal destek

– Evlilikte çatışma

Annelik hüznünden farklı mıdır?

Doğum Sonrası bir çok kadında görülen ve tedaviye ihtiyaç duyulmadan düzelen, annelik hüznünden farklı bir tablodur. Annelik Hüznünde, doğumda artmış olan hormonların azalmasına bağlı olarak gercekleşen kimyasal nedenlere bağlı olarak ortaya çıkabilen bir durum olabileceği gibi, aynı zamanda yeni doğum yapmış olmanın karmaşık duyguları, bebeği sürekli emzirmeye bağlı uyku düzeninin bozulması ve yeni bir hayata alışmaya bağlı olarak bu durum ortaya çıkabilir.

Doğum Sonrası depresyonda ise, yine aynı nedenle depresif bir hal vardır ancak bu duygular annelik hüznünden çok daha yoğundur. Yani Doğum sonrası depresyonda sadece mutsuzluk değil, aynı zamanda diğer hiçbir işini yapamama, işlevselliğin bozulması, çocuğa ya da kendine zarar verme düşünceleri, kontrolü kaybetme korkuları, – ben iyi bir anne değilim, ben çocuğuma yetemiyorum- düşünceleri hakimdir. Bu anneler neredeyse bütün günü panic halinde, korku, tedirginlik, mutsuzluk ve değersizlik düşünceleri ile geçirirler.

Alarm  ne zaman çalmaya başlar?

– Belirtiler iki haftadan fazla sürerse

– Normal hareket edemediği zaman

– Günlük durumlarla başa çıkamadığında

– Kendisine veya bebeğe zarar vermeyi düşünüyorsa

– Günün çoğunu aşırı endişeli, korkmuş veya panik halinde geçiriyorsa

Unutmamak gerekir ki doğum sonrası depresyon çok ciddi bir hastaliktır ve tedavi edilmezse çok daha ilerleyebilir. Bu tür şikayetleri olan bir annenin bir psikiyatri uzmanına vakit kaybetmeden başvurmaları gerekir.

Özgül fobiler, eskiden basit fobi olarak da bilinen, bazı durumlar veya nesnelerden duyulan mantıksız/aşırı korkudur. Çok eski çağlardan beri bilinmesine rağmen özgül fobilerin günümüzdeki şekliyle kullanılması yüzyılın başlarında olmuştur.

Özgül fobilerin genel olarak iş ve sosyal hayatta fazla olumsuz etkisi olmadığı düşünülür. Ancak bu yanıltıcı bir düşüncedir. Toplum araştırmalarında özgül fobisi olanların %15’inin son bir ayda bir hafta veya daha fazla süre işe gidememiş olduklarını öğreniyoruz. Basit gibi görünen hayvan fobileri ağır olduklarında hayatı büyük oranda kısıtlayabilir, hatta evden çıkamamaya neden olabilir. Yükseklik korkusu olan kişi yükseğe çıkmayı gerektiren işlerde çalışamayabilir. Uçak fobisi kişinin seyahat etmesini engelleyebilir. Yutma fobisi olan kişi yemesi-içmesi bozulduğu için ciddi kilo kaybı yaşayabilir vb. Bir hastamız korkusundan hayatında hiç dişçiye gidememişti; böbrek taşı sancısı çekmeye razı oluyor, ancak ağrı kesici iğne yaptıramıyordu. Başka bir hastamız istediği halde hamile kalamıyordu, zira yapılacak tahlillerden, doğumun kendisinden, ameliyattan çok korkuyordu. Yetiyitimini dolaylı olarak arttıran bir başka neden de özgül fobilerin, diğer tüm anksiyete bozuklukları gibi, başta depresyon olmak üzere diğer ruhsal hastalıklarla birlikte sık görülmesidir. Yani kişinin özgül fobisinin olması ek bir psikiyatrik hastalığının olması ihtimalini arttırmaktadır.

Mantıksız korkunun belirtileri

Mantıklı ve mantıksız korku sırasında yaşananlar, yani bedenimizde ve zihnimizde oluşan değişiklikler aynıdır. Yani sokakta birisinin veya tehlikeli bir hayvanın saldırısına uğradığımızda kalbimiz nasıl çarpıyor, nefesimiz sıkışıyor, heryanımız uyuşuyorsa, mantıksız korkular sırasında da aynı şeyler olur. Kişiden kişiye değişiklikler olmakla birlikte bu durumlarda en sık görülen belirtiler şunlardır: kişinin kalbi çarpar/sıkışır, nefesi daralır, göğsü sıkışır, titreme/terleme olur, uyuşma/karıncalanma olur, baş dönmesi, bayılma hissi olur, sık idrara gitme isteği olur vb. Kişi korktuğu durum ya da nesneyle karşılaştığında bu duyguları yaşadığı gibi, bu durumları düşündüğü/hayal ettiğinde de yaşayabilir. Yukarda da belirtildiği gibi özgül fobilerde duyulan korku mantıksızdır ve aşırıdır. Yüksek bir yerden aşağı bakmak birçok insan için heyecan verici, korkutucu olabilir, ancak fobik kişide korku o kadar aşırıdır ki, yüksek binalara çıkamaz bile. Bazen de normalde kimsenin korkmayacağı durumlardan korkma gibi mantıksız korkular görülür. Örneğin cam kırıkları, bıçak gibi kesici aletler batacak korkusu gibi. Kişi bunun aşırılığının ve mantıksızlığının farkındadır. Bu nedenle (böyle saçma bir şeyden/durumdan korktuğundan utandığı için) bazı kişiler fobilerinden bahsetmek de istemeyebilirler.  

Hayvan fobileri

En sık görülen özgül fobi türüdür. En çok korkulan hayvanların başında kedi, köpek, kuş, böcek gibi hayvanlar gelir. Korkulan hayvan türleri kültürler arası farklılık gösterir. Örneğin İngiltere’de örümcekten korkma çok yaygın iken, kültürümüzde örümcek fobisi yaygın değildir. Hayvan fobisi olan insanların bir kısmı o hayvanla kötü bir deneyimden sonra (örn. köpek ısırması) fobilerinin başladığını ifade ederler.

Yükseklik fobisi

İkinci en yaygın özgül fobi türüdür. Kişi yüksek binalara çıkamaz, yüksekten bakamaz, hatta odanın içinde pencereye yakın oturamaz. Yükseklik korkusu olan kişiler asansöre binmekten korkarlar, ancak içinde boğulmak veya hapis kalmaktan değil, yukarı çıktığı için. Birçok insan için keyifle oturulacak balkonlar bu hastalar için eziyettir.

Kan ve yaralanma fobisi

Halk arasında “kan tutması” olarak da bilinen bir durumdur. Kan görünce rahatsızlık hissetmek çoğu insanda görülen bir özelliktir.  Bunun dışında bedensel sakatlık, parçalanmış insan vücutları, kazalar vb.ni görme, kan verme, iğne yaptırma, kulak deldirme, diş çektirme ve diğer tıbbi işlemler gibi durumlarla karşılaşınca bayılacak gibi olma, kalp hızında değişme ve bulantı şeklinde tepkiler verilebilir.

Gökgürültüsü ve fırtına fobisi

Bu kişiler sürekli hava durumunu izler ve havanın kapalı, fırtınalı, yağışlı olma ihtimali olduğu günlerde eve kapanır, gökgürültüsünü duymamak için kapı ve pencereleri sıkı sıkı kapatırlar. Gökgürültüsü duyunca masa, yatak altına saklanabilirler.

Uçak fobisi 

Bu kişiler uçağa bineceklerine çok daha uzun sürecek, daha eziyetli yolculuklar yapmaya razıdırlar. Uçağa binmek zorunda kaldıklarında uçağın düşeceğine dair şiddetli bir korkuları vardır. Uçağın her hareketini, her sarsıntıyı büyük bir korkuyla izlerler, duydukları sesleri patlayan bir motor, bir arıza işareti olarak yorumlarlar.

Önleme ve tedavi 

Özgül fobilerin tedavisi hem mümkündür, hem de başarı oranları yüksektir. Bu korkuların tedavisinde ilaçların rolü azdır. Hatta bazı durumlarda ilaçlar zararlı bile olabilir. Örneğin uçak korkusunu yenmek için uçuş öncesi sakinleştiriciler almak, o yolculuğu rahat geçirmesini sağlasa da bağımlılık ve ilaç yan etkileri gibi sorunlara yol açabilir. Fobiye ek olarak kişide depresyon da varsa antidepresan ilaç tedavileri yararlı olacaktır.

Bunaltı bozukluklarında yaygın biçimde kullanılan davranışçı tedaviler özgül fobilerde ilk seçenektir. Alıştırma adı verilen yöntem en yaygın kullanılan davranışçı tekniktir. Bireysel veya grup halinde uygulanabilir. Bu teknikte kişinin korktuğu durumun ayrıntılı bir analizi yapıldıktan sonra korkulan durumla gitgide artan derecede karşılaşması sağlanır. Başlangıçta sıkıntı ve korku verici olan bu işlem, hasta korkulan ortamda yeteri kadar süre kalabilirse alışmayla (ve korkunun azalmasıyla) sonuçlanır. Tedaviye istekli olan ve tedavi uyumu iyi olan vakalarda birkaç seansta tama yakın düzelme elde etmek mümkündür.  

Sonuç

Özgül fobilerle ilgili en önemli sorunların başında birçok hasta ve ailenin bu sorunu hastalık olarak görmemeleri ve bu nedenle yardım aramamaları gelmektedir. Bazen de kişi yardım aramak istediği halde korkusu nedeniyle yardım arayamaz: örneğin kan fobisi olan kişinin hastane korkusu yüzünden doktora gidememesi gibi..

Ancak özgül fobilerin birçoğu, kısa sürede ve kalıcı biçimde düzeltilebilir. Bu nedenle kendinizde veya çevrenizde gördüğünüz mantıksız korkular nedeniyle bir psikiyatri uzmanına başvurmanız yararlı olacaktır. Korkular, insan hayatını acımasızca kısıtlayan belirtilerdir. Ancak bu kısıtlayıcı zincirlerden kurtulmanız mümkündür.

Kadınların adet (regl) dönemine yaklaşırken yaşadıkları işlevselliklerini olumsuz yönde etkileyen fiziksel ve ruhsal belirtilerin oluşturduğu bir tablodur. Belirtiler adetden 7-10 gün önce başlar ve adet döneminin başlamasıyla sona erer.

Belirtileri

Her kadında farklı belirtiler gözlenebilir. Uzakdoğulu kadınlarda en sık rastlanılan şikayet ağrı iken gelişmiş batı toplumlarında depresyon en sık karşılaşılan bulgudur. Kişinin sosyal yaşamını olumsuz etkileyen ve her ay görülen yakınmalar kadının kendine olan güvenini yitirmesine dahi neden olabilir. Belirtilerin şiddeti, dönem dönem dalgalı bir seyir göstererek artabilir. Belirtiler, genellikle adet döneminin başlamasından 7-10 gün önce başlayıp bu dönem yaklaştıkça şiddetlenir.

– Duygusal belirtiler

– Sıkıntı, kaygı

– Çabuk sinirlenme, asabilik

– Bitkinlik

– Depresyon

– Konsantrasyon bozukluğu

– Aşırı duyarlılık

– Cinsel istekte değişme

– Kendini beğenmeme

– Sosyallikten uzaklaşma

– Doğal aktivitelere olan ilginin azalması

– Fiziksel belirtiler

– Karın Şişkinliği

– Göğüslerin şişkinliği ve hassaslığı

– Diz, dirsek ve parmaklarda su toplanması

– İştahın artması

– Baş ağrısı

– Kabızlık

Neler yapılabilir?

Diyet

Daha az tuz, rafine şeker, kırmızı et ve yağ tüketmek; karbonhidrat karışımları, sebze ve meyve yemek faydalı olacaktır. Yemeklere tuz yerine başka katkılar ekleyerek (çeşitli otlar, limon suyu ya da sirke), yemeğinizi pişirirken tuz eklemeyerek ve konserve yerine taze ürünler tercih ederek alınan tuz miktarı azaltılabilir.

Egzersiz

Egzersiz, sadece genel sağlığı düzeltip, iyiye gitmesini sağlamaz, aynı zamanda endorfin üretimine de yardımcı olur. Böylelikle kendinizi daha zinde ve mutlu hisseder, ağrılarınızı daha az algılarsınız. Haftada en az 3 -5 kere yarım saatlik egzersizler yapmanız yararlı olacaktır.

Alkol ve kafein alımını düşürmek

Alkol ve kafein belirtilerini şiddetlendirebilir. Kafein bundan başka, göğüslerin hassasiyeti arttırabilir, endişe ve asabiyet yaratabilir.

Dinlenme

Çoğu kimse, her gece ortalama 7 saat uykuya ihtiyaç duyar. Bazı genç kızlar, özellikle adet dönemi öncesi, daha fazla uykuya ihtiyaç duyabilirler.

Bunların dışında en önemli korunma şekli, stresi azaltmaktır. Daha az stresli ve daha mutlu , kaliteli yaşamak her türlü psikiyatrik sorundan uzak kalmamıza yardımcı olmaktadır. Eğer bunlara rağmen baş edemediğiniz adet öncesi sendromunuz varsa bir psikiyatri uzmanından yardım alabilirsiniz.

İki uçlu bozukluk (bipolar bozukluk, eski adıyla manik-depresif hastalık) iki ayrı hastalık dönemleriyle karakterize bir ruhsal bozukluktur. Bu hastalık dönemlerinden bir tanesinde taşkınlık (mani), diğerinde ise çökkünlük (depresyon) bulunmaktadır. Birbirlerine zıt gibi görünen bu iki hastalık dönemi yatışma ve alevlenmelerle seyreder. Hastalık dönemleri dışında ise hasta hemen tamamen normale döner. Bazı hastalarda ise günlük yaşamı kısmen etkileyen kalıntı belirtiler görülmekle birlikte, hastalar düzelir.

Hastalık dönemlerini ele almak gerekirse, mani veya taşkınlık dönemi duygudurumun çok yükseldiği, hastanın aşırı coşkulu olduğu dönemdir. Bu dönemde hastada abartılı önemli düşünceler ve ya ayağı yere basmayan projeler, kendini olduğundan çok daha yüksekte hissetme, büyüklük düşünceleri, düşüncelerin hastanın zihninde adeta yarışması, kendini aşırı enerjik hissetme, uyku gereksiniminde azalma, hatta uyku gereksinimini inkar etme, sonuçlarını düşünmeden heyecanlı veya eğlenceli faaliyetlere kalkışmak (çok fazla para harcama, aşırı hızlı araba kullanma) görülen belirtilere örnektir.

Diğer yandan depresyon veya çökkünlük dönemi ise yukarıda yazılan durumun tam tersidir. Depresyonda ise hastada mutsuzluk, karamsarlık, umutsuzluk, özgüvende azalma, değersizlik hissetme, abartılı suçluluk veya pişmanlık duyguları, eskiden zevk aldığı faaliyetlerden zevk alamama, iştahsızlık veya uykusuzluk gibi değişiklikler, ölüm ve intihar düşünceleri, bedeninde nedeni açıklanamayan ağrılar ortaya çıkabilir.

İki uçlu bozukluğun seyrindeki en önemli özelliklerden birisi ise mevsimsellik göstermesidir. Mevsimsel özellik olarak hastalar ilkbahar – yaz aylarında taşkınlık, coşkunluk yaşarken, sonbahar – kış aylarında ise çökkünlük, durgunluk içinde girerler. Özellikle ilkbahardan yaz aylarına geçiş hastaların alevlenmesi açısından en riskli dönem gibi görünmektedir. Hastaların yaklaşık dörtte biri bu mevsimsel özellik nedeniyle ilkbaharın son günleri, yazın ilk günlerinde kötüleşirler. Kötüleşme yaşanan bugünlerde hastalarda dürtüsel, tepkisel davranışlar, saldırganlık eğiliminde artma, öfke patlamaları, aşırı para harcama, taşkınlaşma azımsanmayacak orandadır. Bunların yanı sıra zaman zaman intihar eğilimi, daha doğrusu kendine zarar verme davranışı da görülebilir. İntihar bu dönem için çok yüksek oranlarda olmasa bile, artmış risk yönünden dikkatli olmakta yarar vardır. Hatta bu mevsimde hastaların dikkatleri daha bozuk olur. Sonuç olarak, bu mevsim hastaların hastalanma eşikleri göreceli olarak düşük olmaktadır ve buna bağlı olarak da hem kendisine hem çevresindeki kişilere zarar verme riski taşıyan davranışlar gösterme riski taşırlar.

İki uçlu bozukluğun tedavisinde ilaç tedavileri önem taşımaktadır. Hastalığın ilk on yılında ortalama bir insanda görülen hastalık dönemi sayısı dörttür. İlk on yılın ardından, hastalık dönemleri arasında ortalama süre yaklaşık 1–2 yıldır. Bozukluk tedavi edilmezse, ortalama bir mani dönemi birkaç ay sürebilir. Tedavi edilmeyen depresyon döneminin süresi ise en az 6 aydır. Hastalık dönemleri arasında birçok kişi normal duygudurumlarına döner. Kimileri ise çökkün veya durgun bir duygudurum içerisindedir. Birtakım kişilerin hastalık belirtileri arasında hiç ara olmazken, kimilerinde kısa süreli aralar görülebilir. Ama en çok görülen durum hastalığın ilk yıllarında hastalık dönemleri arasında süre uzun iken, ilerleyen yıllarda bu süre giderek kısalma eğilimi gösterir.

İki uçlu bozukluğun belli bir tedavisi yoktur, her hastaya göre doktoruyla ortaklaşa olarak bir tedavi programı hazırlanır. Bu tedavi programında ilaç tedavisi yanı sıra yaşamın düzene sokulması, kötü beslenme ve alkol – madde kullanım alışkanlıklarından uzaklaşma, pozitif düşünme ve davranma becerilerini geliştirme, stresle başa çıkma stratejilerini öğrenme, hastalığın seyri konusunda ayrıntılı bilgiye sahip olma bulunmaktadır. İlaç tedavisi olarak tercih edilen ilaçların başında lityum gelirken, ayrıca valproat, karbamazepin gibi antiepileptikler, antipsikotikler kullanılabilmektedir.

İki uçlu bozukluğun tedavisinde hastalık dönemlerinin tedavi edilmesi kadar, hastanın yeniden hastalanmasını engellemek adına koruyucu tedavi de planlanmaktadır.

Hastalara günlük hayatları için bazı önerilerde bulunmak gerekebilmektedir:

– Arkadaşlarınız, aile bireyleri veya eşinizle (şayet varsa) rahatsızlığınızı paylaşın

– Mümkün olduğunca düzenli uyku uyuyun

– Çok az alkol tüketin veya hiç tüketmeyin. Uyuşturucudan uzak durun.

– İşte ve evde stresinizi azaltın.

– Düzenli beslenin.

– Düzenli egzersiz yapın.

– Nefes egzersizleri yapın.

– Öfke ve depresyon (çökkünlük) gibi duygularla teker teker başa çıkmayı öğrenin.

Depresyon aslında bir ruh halini tanımlayan sözcüktür. Ancak aynı zamanda psikiyatrik bir bozukluğu tanımlamak amacıyla da kullanıldığından giderek bir hastalık adı halini almıştır. Bir kişi için depresyonda denildiğinde, bir çeşit ruhsal çökkünlük halinde olduğu anlaşılmaktadır. Gündelik yaşamda herkes zaman zaman kendini moralsiz, üzgün, mutsuz hatta karamsar hissedebilir. Depresyon hastalığının gündelik olağan moral bozukluğu veya demoralizasyondan farkı kişinin;

– duygusal olarak üzgün, mutsuz, kederli hissetmesi değil ama yanı sıra

– düşünce olarak durumuyla ilgili ümitsizlik, çaresizlik ve karamsarlık içinde olması, kendini bu durum içinde yetersiz ve değersiz olarak algılaması ve hatta intiharı çözüm olarak görmesi,

– davranış olarak kendini toplumdan soyutlaması, içine kapanması, giderek durgunlaşması, hiçbir şeyden zevk alamaması ve isteksizlik göstermesi ve

– bedensel olarak uykusunun ve iştahının bozulmasıdır.

Gündelik olaylar mutlaka insanların ruh halini olumsuz etkilemektedir, ancak depresyondan farkı, kişinin bu durumu çözümsüz ve kendisini de yetersiz hissetmemesidir. Gündelik olaylar morali bozulan kişi olumlu gelişmeler ile kendisini yeniden iyi hissederken, depresyon hastalığındaki kişi olaylara bağlı olarak kendini daha iyi hissetmez. Bu nedenle tüm gündelik moral bozukluklarını veya gelip geçici umutsuzluk hallerini depresyon olarak kavramlaştırmak hatalı bir yaklaşım olmaktadır. Herkesin dönem dönem moral bozukluğu olsa da, bu duruma depresyon diyebilmek için en az 2 hafta boyunca devam etmesi gerekmektedir.

Etkili tedavi edilmeyen depresyonda intihar ile ölüm riski (tamamlanmış intihar riski) %15 civarındadır. Bunun dışında, hastalar yaşam içindeki aktivitelerini sürdüremezler ve iş, aile ve sosyal yaşamları olumsuz etkilenir. Depresyon şu anda dünyada en fazla yeti kaybı oluşturan hastalıklar sırasında dördüncüdür, 2020 yılında ise ikinci sırada olacağı düşülmektedir. Gelişmiş ülkelerde ise yeti kaybı açısından hep birincidir. Aynı zamanda iyi tedavi edilmemiş depresyon alkol ve madde kullanım sorunlarına, başka ruhsal hastalıklara da zemin hazırlamaktadır. Uzamış ve iyi tedavi edilmemiş depresyon bedensel hastalıklara da zemin hazırlamakta ve diyabet, kalp hastalıkları gibi bedensel hastalıkların gidişini kötüleştirip ölüm riskini dahi arttırmaktadır.

Depresyon mutlaka psikiyatri hekimleri tarafından etkili biçimde tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır.

Antidepresan kullanmalı mıyım?

Antidepresan ilaç tedavilerinin etki göstermedikleri ve işe yaramadıkları yönünde bir tartışma sürekli vardır. Ancak çalışmalar göstermektedir ki, depresyon hastalık düzeyinde bulunduğunda antidepresanlar çok başarılı sonuç vermektedirler. Ama depresyon bir hastalık değil de, gündelik moral bozukluğu düzeyindeyse, antidepresanlar işe yaramamaktadır. Yani depresyon hastalığında mutlaka bir etkili tedavi yapmak gerekirken, sadece moral bozukluğu veya yaşadığı olaylara bağlı üzüntü veya mutsuzluk yaşayan bir kişi hastaymış gibi tedavi edilmemelidir. Bunun ayrımını da psikiyatri hekimleri yapabilmektedir. Antidepresan ilaçlar bir hastalığı tedavi etmede kullanılan bir grup ilaçtır. Hiçbir zaman bir moral dopingi, mutluluk ilacı, uyuşturarak dertleri unutturan bir madde veya alışkanlık yapan bir ilaç değildir. Tedavide kullanılan ve beynin çalışmasında düzenlemeler yaparak kimyasal maddelerdir. Antidepresan ilaçlar depresyon hastalığında başarıyla kullanılmakta ve %80’lere varan yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır.

Antidepresan tedavilerin yanında hastalara psikoterapiler uygulanmaktadır. Bu tedaviler çeşitli kuramlara dayanan ve yıllar içinde bilgi birikimiyle temelleri oturtulmuş yöntemlerdir. Bu tedaviler psikanaliz denilen insanın ruhsal çatışmalarını çözmeye yarayan tedaviler ile bilişsel-davranışçı terapi denilen insanın düşünce yapısındaki olumsuz düşünce kalıplarını ve davranış kalıplarını işlevsel olanlar ile değiştirmeye yarayan tedavilerdir. Bunlar dışındaki kuramlara dayanmayan, hastaya akıl öğretmeye veya yaşamına çeki düzen vermeye yarayan, uğraşları tedavi edici girişimler veya terapiler diye kabul etmek doğru değildir. Bunlar hastaları gündelik avuntularla oyalamaktadır.

Sonuç olarak, depresyon psikiyatrik hastalıklar için en yaygın olan ve en çok yeti kaybı yapan hastalıklardan birisidir. Doğru tanınıp etkili tedavi edildiğinde bir toplum sağlığı sorunu yaratmamaktadır. Oysa, uzman olmayan kişiler tarafından uygun biçimde tedavi edilmeyen depresyon pek çok başka soruna yol açmaktadır.

OKB günlük yaşam etkinliklerini ciddi olarak kısıtlayabilen, aile, meslek ve sosyal yaşamda önemli işlev kayıplarına yol açan, yaşam kalitesini düşüren bir hastalıktır.

Kronikleşme yani müzmin hale gelme olasılığının yüksek olması tedavinin önemini arttırmaktadır. Tedavide kullanılan bir kaç yöntem bulunmaktadır.

İlaç  tedavisi

Özellikle serotonin sistemi üzerinde etkili olan ilaçlar OKB tedavisinde oldukça yaralı olmaktadır. Serotonin Geri Alım Engelleyiciler adı verilen bu grup ilaçlar OKB tedavisinde yaygın ve başarılı şekilde kullanılmaktadır.

Tedavinin ilk günlerinde hafif bulantı, baş ağrısı, uyku bozukluğu, mide de huzursuzluk gibi geçici yan etkiler ile hastaların çoğunun dile getirmeye çekindikleri cinsel yan etkiler görülebilir. Ancak bu grup ilaçlar genellikle hastalar tarafından kolaylıkla kullanılan ve kullanımları sırasında bir sorun yaşanmayan ilaçlardır

Etkilerinin görülmesi için iki hafta kadar beklemek gerekir. İlacın etkili olup olmadığına karar vermek için en az 10 hafta süre geçmesi beklenmelidir. Etkili olduğuna karar verilirse tedavinin gerekirse günlük doz arttırılarak en az iki yıl sürdürülmesi gerekir.

Bilişsel-davranışçı tedavi

Obsesif hastalar kaygı verici düşünceler ile bu düşüncelerden kaçarak ve kaçınarak başa çıkmaya çalışırlar. Ne var ki düşüncelerden kaçmaya çalıştıkça bu düşünceler daha da artmakta ve böylelikle kısır bir döngü oluşmaktadır. Davranış tedavilerinde amaç hastayı kaygı veren ve kaygı oluşturduğu için kaçma ve kaçınma davranışlarına neden olan düşüncelerle  [obsesyonlar]  karşı karşıya getirmek ve bu karşılaştırmanın oluşturduğu kaygıyı azaltmak için devreye giren tekrarlayıcı davranışları [kompulsiyonlar] engellemektir. Hedef rahatsızlık veren düşüncenin oluşturduğu kaygıyı söndürmek ve alışma durumunun oluşmasını sağlamaktır. Bu şekilde yapılan tedaviye alıştırma tedavileri adı verilir

Bilişsel tedavilerde ise amaç rahatsız edici düşüncelerin oluşturduğu sorumluluk algısını azaltmaktır. Sorumluluk biçiminde bir algılama olmadığında hastalar akla gelen rahatsızlık verici düşünceleri yansızlaştırmak ve etkisiz kılmak için tekrarlayıcı davranışlar gösterme ihtiyacı hissetmeyeceklerdir. Amaç düşünceleri gerçek gibi algılamayı azaltmaktır. Bu nedenle tedavide tehdit tehlike ve aşırı sorumluluk algılarının ne oranda gerçekçi olduğu ve hangi düşünce  hataları sonucu abartılı tehdit ve tehlike algılarının ortaya çıktığı hasta ile birlikte araştırılır. Bilişsel hataların belirlenmesinden sonra yeterince işlevsel olmayan bu düşüncelerin daha gerçekçi ve işlevsel olanları ile yer değiştirmesi sağlanır. Düşüncelerinin  bir felaketle sonuçlanacağını düşünen hastalardan bu düşünceleri durdurmak yerine özellikle akla getirmeleri istenmekte ve ardından korkulan sonuçların oluşmadığını görmeleri tedaviye uyum sağlamakta önemli yararlar oluşturmaktadır.

Bilişsel ve davranışçı terapiler hem hastalığın tedavisinde hem de özelikle nükslerin önlenmesinde çok önemli bir yer tutmakta, tedavide bazen tek başlarına bazen de ilaç tedavileri ile birlikte kullanılabilmektedirler. Bilişsel davranışçı tedaviler tedavi seçenekleri arasında en önemli yeri tutmaktadır.

Aile ve arkadaşlara düşen görevler

OKB’li hastalar sıklıkla takıntılı düşünce ve davranışları çevredekiler tarafından fark edildiğinde, öğrenildiğinde nasıl karşılanacakları ile ilgili endişe yaşarlar. Çoğu hasta ayıplanacağı, dalga geçileceği, küçük düşürülebileceği düşüncesi ile hissettiklerini paylaşmaktan ya da açığa vurmaktan kaçınır. Hastalar, damgalanma kaygısı ile tedaviye hastalığın başlamasından çok uzun süre sonra gelebilmektedir.  Aile üyeleri ve arkadaşları hastanın zaman zaman çevreye de huzursuzluk verecek düzeye varan takıntılı davranışlarının hastalar tarafından engellenemeyen, karşı koyamadıkları düşüncelerden kaynaklandığını bilmelidir, tedaviye uyum sağlanması konusunda yardımcı olmalıdırlar.

Takıntı hastalığı ciddi bir hastalık olup, mutlaka tedavi edilmeli, bir psikyatri uzmanının gözetemin de tedavisi düzenlenmelidir.

Uyku insan fizyolojisinin çok önemli bir parçasıdır. Özellikle ruh sağlığının korunmasında çok önemlidir. Düzenli uyumak, sabah dinlenmiş olarak kalkmak, gece uyku bölünmeleri yaşamamak sağlık açısından anlamlıdır. Şimdi bu konuda dikkat edilecek bazı noktalardan bahsedelim.

– Her gün yatağa aynı saatte yatın. Uykunuz olmasa bile normal saatinizde yatmaya çalışın. Eğer çok erken yatarsanız bir sonraki gece zor uyuyabilirsiniz. Genel olarak bir uyku ritmi yakalamanız ve uyku vaktinizin geceye denk gelmesi iyi olacaktır.

– Gece farklı bir saatte yatmış olsanız da her gün yataktan aynı saatte kalkmaya özen gösterin. Buna hafta sonları da dikkat edin, çünkü yatış ve kalkış saatleri uyku ritminin korunmasında çok önemlidir.

– Her gün düzenli egzersiz yapın, tercihen sabahları egzersiz yapmak daha yararlıdır. Düzenli egzersiz dinlendirici uykuyu geliştirir.

– Düzenli olarak doğa ve güneş ışığına çıkın, özellikle sabah güneşini görün. Güneş ışığı uyku-uyanıklık ritminizi düzenleyecektir.

– Yatak odanızın ısısını rahat edeceğiniz şeklide ayarlayın.

– Uyurken yatak odanızın sessiz olmasını sağlayın. Geceleri tv karşısında ya da bilgisayar açıkken uyumayın.

– Uykuyu kolaylaştırmak için yatak odanızın karanlık olmasına dikkat edin. Sabah güneşinin odanızda hissedilmesi kolay ve dinç uyanmanızı sağlar.

– İlaçlarınızı önerilen şekilde alın. Önerilen uyku ilaçlarını yatmadan bir saat önce almak çoğunlukla yardımcı olacaktır. Böylece ilaçların uyku getirme etkileri siz yatarken ortaya çıkar. Başka bir şekilde, kalkma vaktinden 10 saat önce alarak gün içindeki uykululuk etkilerinden kaçınmaya çalışın.

Şunlardan kaçının

– Yatağa gitmeden hemen önce egzersiz yapmayın.

– Yatağa gitmeden hemen önce rekabete dayanan oyunlar oynamayın, heyecanlı bir program seyretmek veya sevdiğiniz biriyle önemli bir tartışma yapmak gibi uyarıcı davranışlarla meşgul olmayın.

– Akşamları kafeinli gıdalar (kahve, fazlaca çay, çikolata, enerji içecekleri vb.) almayı bırakın. Bunların yerine süt, ayran, meyve suyu, ıhlamur, adaçayı gibi içecekleri deneyin.

– Yataktayken kitap-gazete okumayın veya televizyon seyretmeyin. Bunları yapmak isterseniz başka bir yeri kullanın ve uykunuz gelince tekrar yatağınıza yatın.

– Uykuya yardımcı olması için alkol almayın. Alkol uykuya dalmayı kolaylaştırır ama uykunun kalitesini bozar, gecenin ilerleyen saatlerinde uyanmaya sebep olur.

– Yatağa aşırı aç veya tok olarak uyumayın.

– Başka birinin uyku ilaçlarını kesinlikle almayın. Birine iyi gelen bir ilaç size iyi gelmeyebilir ya da yan etkiye neden olabilir.

– Gündüz vakti uzun sürelerle uyumayın.

Eğer uyku kalitenizi aşağıdaki yöntemlerle arttıramıyorsanız ve uykusuzluğunuz uzun süredir devam ediyorsa mutlaka bir psikiyatriste başvurunuz.  

Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) çocukluk çağında başlayan, etkisi tüm bir yaşama yayılabilen bir bozukluktur. Biyolojik kökenleri üzerine yapılan kalıtım, genetik ve beyin görüntüleme araştırmaları bu bozukluğu anlayabilmemiz yönünde önemli katkılar sağlamıştır. İyi tanımlanmış bir psikiyatrik bozukluk olmasına karşın, DEHB tanısıyla ilgili gerek sosyal-kültürel itirazlar ve gerekse eklenen psikiyatrik eş tanılar onun iyi anlaşılamayan bir bozukluk olarak kalmasına yol açmaktadır

Yaygınlık

Toplumdaki DEHB yaygınlığı yaklaşık olarak çocuklukta % 8, ergenlikte % 6 ve erişkinlikte % 4 olarak bildirilmektedir. Çocukluk çağında zaten var olan dikkat eksikliği, hiperaktivite ve dürtüsel davranışlar ilk olarak okula başlamayla fark edilir bir hale gelmektedir. Sınıfta oturamayan, oyunlarda arkadaşları ile yoğun sorunlar yaşayan ve okuma faaliyetlerinde gecikebilen çocuklar görece hızlı fark edilip tıbbi yardım almaları için yönlendirilebilmektedir. Yani önde gelen belirtiler hiperaktivite olduğunda, dikkatsizlikle ilgili belirtilerin önde olduğu durumlara göre daha erken tedavi başvurusu olmaktadır.

Yaşın ilerlemesiyle birlikte görülme sıklığındaki azalma aslında rahatsızlık belirtilerinde azalma olduğuna işaret eder. Sıklıkla belirtiler tamamen ortadan kalkmamıştır. Dönemin özelliklerin de eklenmesi nedeniyle özellikle ergenlerde bozukluğun varlığı riskli sağlık davranışlarının tavan yapmasına ve ileriye doğru kalıcı zararlara yol açmaktadır. Yine de iyi bilinen aşırı hareketlilik ve sonuçlarını düşünmeden yani dürtüsel davranışlarda bulunmanın zaman içerisinde azalma eğiliminde olduğu söylenebilir. Ancak bu azalma eğilimine rağmen erişkin DEHB olan bireylerde bir işe başlayamama, iş yerinde verimsizlik ve kötü zaman yönetimi, çok sayıda işe başlanmasına rağmen bir çoğunu bitirememe, bir toplantı boyunca oturamama, stresle baş edememe ve öfke atakları, aklına ilk geleni söyleme eğilimi, kötü şoförlük sorunları ve evlilik ve sorumluluklarının idaresi ile ilgili yoğun sorunlar, alkol veya madde kullanımı, aniden öfkelenip kavga çıkarabilme, cinsel istekte artış ya da uyguzsuz bir sekilde bunu dile getirme gibi belirtiler sıklıkla ortaya çıkar..

Duruma eklenen diğer ruhsal bozukluklar

Çocuklar ve erişkinlerle yapılmış çalışmaların sıklıkla işaret ettiği psikiyatrik eş tanılar şunlardır: Karşıt olma karşı gelme bozukluğu, Davranım bozukluğu, Anksiyete bozuklukları (Panik bozukluğu, Obsesif Kompulsif bozukluk, Tik bozukluğu), Duygudurum bozuklukları (Depresyon, Distimi, Bipolar), Öğrenme bozuklukları ve Alkol-madde kullanım bozuklukları olarak adlandırılan ruhsal hastalıklar. Başka ruhsal bozuklukların eşlik etmesi bazen DEHB semptomlarının gizlenmesine, örtük kalmasına ya da ilaçlarla bir bozukluğu tedavi ederken diğerinde bozulmalar ortaya çıkmasına yol açabilmektedir.

Tedavi

Erişkin dönemde neredeyse bir kural olan psikiyatrik eş tanı ve erişkin yaşamın karmaşıklığı çocuklardan farklı olarak erişkin DEHB tedavisinde daha kapsamlı tedavi yaklaşımlarını gerekli kılmaktadır. Nörobiyolojik zemini olan DEHB için ilaç tedavileri bütüncül tedavi yaklaşımının temelini oluşturmaktadır. İlaçların erişkinde tıbbi ve ruhsal eş tanıları gözeterek planlanması gereklidir. Bundan sonra sıra sorun odaklı, yapılandırılmış bilişsel davranışçı psikoterapileri tedaviye eklemeye gelmektedir.

Etkili başa çıkma becerilerinin yokluğu nedeniyle bu bozukluğa sahip kişilerin çoğu yineleyen başarısızlıklar yaşamıştır ya da yenilgi olarak adlandırabilecekleri deneyimleri olmuştur. Bu başarısızlık öyküleri kişinin kendi hakkında olumsuz düşünceler geliştirmesine yol açabilir. Bu bozukluğa sahip olanlar sıklıkla bildirdikleri gibi organizasyon ve planlama güçlükleri, dikkat dağınıklığı, kaytarma-kaçınma davranışları, iletişim güçlükleri ve anksiyete-depresyon-öfke belirtilerine odaklı, yapılandırılmış psikoterapilerden önemli yararlar sağlayabilir.


Sonuç

Yaşam boyu devam eden dikkatsizlik, dürtüsellik ya da hiperaktivite yakınmaları olan tüm erişkinlerde DEHB tanısı akla gelmelidir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu yaşama, kişiler arası ilişkilere, okul ve iş dünyasına yansıyan olumsuz etkileri açısından toplumun ve sağlık hizmetlerinin önemli sorunlarından birisidir. DEHB ister çocukluk ister erişkinlik döneminde olsun sadece hastaları değil çevrelerini, ailelerini, ebeveynlerini de etkiler. 

DEHB ile ilgili güçlükleri çocukluklarından beri yaşayan kişiler; hem erişkinlik döneminde benzer belirtiler sergilerler hem de bazen belirtiler gerilese bile çocukluk döneminde almış oldukları hasarların yansımalarını yaşam boyu taşırlar. Tedavi edilmediğinde süreklilik gösteren bu rahatsızlığın doğru bir şekilde tanısının konup uygun tedavileri alması önemlidir. Önlenebilir kayıplara engel olabilmek için rahatsızlık fark edildiğinde tüm tedavi imkanları kullanılarak etkin bir tedavi hızlı ve dikkatli bir biçimde başlatılmalıdır. Bunun sağlanması için DEHB belirtileri olanların öncelikle bir psikiyatri uzmanına başvurması gereklidir.

Alzheimer hastalığı olarak bilinen, halk arasında bunama hastalığı da denilen bu rahatsızlık, beynin düşünme, hafıza ve dil bölümlerini etkiler. Hastalığın başlangıcı sinsidir ve yıkım genellikle yavaştır. Günümüzde hastalığın sebebi tam olarak bilinmemek ile beraber, farklı tiplerine gore kısmi sebepler mevcut olup, çeşitli yöntemler ve tedaviler ile iyilik hali uzatılmaktadır.

Alzheimer hastalığı, toplumun bütün gruplarını etkiler ve sosyal sınıf, cinsiyet, etnik grup ya da coğrafi bölge ile bir ilgisi bulunmamaktadır. Ayrıca, Alzheimer hastalığı yaşlılar arasında daha sıklıkla görülmekle birlikte genç insanlar da bu hastalıktan etkilenebilmektedirler.

Alzheimer hastalığının semptomları (belirtileri ) nelerdir?

Alzheimer hastalığı her insanı farklı biçimde etkiler. Etkisi büyük ölçüde kişinin hastalıktan önce nasıl olduğu ile ilgilidir, Örneğin, kişilik özellikleri, fiziksel durum ve yaşam biçimi gibi. Alzheimer hastalığının semptomları üç gelişim aşaması şeklinde en iyi akla girebilir: erken dönem , orta dönem ve geç dönem.

Alzheimer hastalığı olan herkes bütün bu semptomları göstermez ve bu semptomlar kişiden kişiye değişir. Bu aşamalar bakımı üstlenenlerin potansiyel problemlerin farkında olmaları ve gelecekte ihtiyaç duyulacak bakım gerekliliklerine hazırlanmaları açısından rehberlik edebilirler. Hiçbir hasta, hastalığın ilerleyişini bir diğer hasta ile aynı şekilde yaşamaz. Yani hastalık yoktur, hasta vardır.

Bu semptomların bazıları aşamaların herhangi birinde ortaya çıkabilir, örneğin geç dönemde sıralanmış olan davranış değişiklikleri orta dönemde yaşanabilir. Aynı zamanda bakımı üstlenenler her dönemd; aklı basında kısa dönemler yaşanabileceğinin farkında olmalıdırlar.

Teşhis neden önemlidir?

Erken teşhis bakımı üstlenen kişinin hastalıkla başa çıkmak için daha hazırlıklı olması ve nelerle karşılaşacağını önceden bilmesi açısından önemlidir. Teşhis geleceği planlama yolunda atılan ilk adımdır.

Evreleri

– Erken dönem

Erken dönem genellikle gözden kaçırılır ve yanlış bir şekilde “yaşlılık” ya da yaşlanmanın normal bir parçası gibi adlandırılır. Hastalığın ilk başlangıcı sinsi olduğu için başladığı kesin tarihi belirlemek zordur. Kişi:

Konuşmayla ilgili zorluk çekebilir

Önemli hafıza kayıpları -özellikte kısa dönemli- sergileyebilir

Zamanı şaşırabilir

Tanıdığı yerlerde kaybolabilir

Karar vermede güçlükler yaşayabilir

– Orta dönem

Hastalık ilerledikçe, problemler daha belirgin ve kısıtlayıcı olmaya başlar

Çok unutkan olabilir- özellikle yakın zamanda yaşanmış olayları ve kişilerin isimlerini hatırlamadazorluk yasar. Geçmişi çok daha iyi hatırlar.

Kendi basına sorunsuz bir şekilde yaşayamaz hale gelir.

Yemek pişiremez, temizlik ya da alışveriş yapamaz

Son derece bağımlı hale gelebilir

Giyinme ve kişisel hijyen açısından örneğin; tuvalet, yıkanma gibi yardıma ihtiyaç duyabilir.

Hallüsinasyonlar olabilir

– Geç dönem

Bu, tamamen bağımlılık ve hareketsizlik dönemidir. Hafıza sorunları oldukça ciddidir ve hastalığın fiziksel yanı gittikçe göze çarpar hale gelir. Kişi;

Yemek yemede zorluklar yaşayabilir

Akrabalarını, arkadaşlarını ve alışıldık nesneleri tanımayabilir

Olayları anlama ve yorumlama güçlüğü çekebilir

Ev çevresinde yolunu bulamayabilir

Yürüme zorluğu çekebilir.

Toplum içinde uygun olmayan davranışlar gösterebilir

Tekerlekli sandalye ya da yatağa bağımlı hale gelebilir

Hafif ve orta şiddetteki Alzheimer hastaları için birtakım ilaçlar kullanılmaktadır. Bu ilaçlar tedavi tam olarak net bir tedavi sağlamamakla birlikte Alzheimer hastalığının semptomlarını gösteren kimi hastalara yardımcı olabilir. Bakımı üstlenen kişiler bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak için doktorlarına ya da Alzheimer Derneği’ne danışabilirler.Çünkü bu hastalık kadar bu hastalara bakan kişilerin de psikolojileri çok bozulur.

Şizofreni kronik, ciddi ve yıkıcı bir beyin hastalığıdır. Toplumun yaklaşık %1’inde şizofreni gelişir. Şizofreni sıklığı, kadınlarda ve erkeklerde eşit olmakla birlikte, genç yaşlarda başlayan; genellikle 15-25 yaş arasında başlangıcı olan bir hastalıktır.

Bir hastalık olarak şizofreni

Şizofreni bütün dünyada görülen bir hastalıktır. Semptomların şiddeti ve şizofreninin uzun-süreli, kronik bir hastalık oluşu, genellikle yüksek derecede bir iş göremezliğe neden olmaktadır. Şizofreni ilaçları ve başka tedaviler, düzenli olarak kullanıldıklarında, hastalığın sıkıntı veren semptomlarının azaltılmasına ve kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir. Tedavi etkili olsa bile, hastalığın süre giden sonuçları – kaybedilen fırsatlar, damgalanma ve ilaçların yan etkileri-  çok sıkıntı verici olabilir.

Gerçekliğin Algılanmasında Bozulma

Şizofrenili kişilerde gerçeklik algılaması, görülen ve çevresindekiler tarafından paylaşılan gerçeklikten çarpıcı biçimde farklı olabilir. Halüsinasyonlar ve delüzyonlarla bozulmuş bir dünyada yaşayan şizofrenlerde korku, endişe ve düşüncelerde karmaşa bulur.

Halüsinasyonlar ve İlüzyonlar

Halüsinasyonlar ve ilüzyonlar şizofrenili kişilerde sık görülen algılama bozukluklarıdır. Halüsinasyonlar uygun bir kaynakla bağlantısı olmadan ortaya çıkan algılamalardır. Yani bu hastalarda olmayan sesler işitilir. Genelde ismini söyleyen ya da emir veren sesler olabileceği gibi başka seslerde olabilir. şizofrenide en  sık karşılaşılan halüsinasyon, işitme hallüsinasyonudur. Bu hastalarda olmayan sesler duyma dışında, var olmayan kişi ya da nesneler görme, olmayan kokuları duyma gibi duysal başka gerceklik dışı algılamalarda mevcuttur.

Düşüncede Bozulma

Çoğunlukla bir kişinin “doğru düşünme” yeteneğini etkilenir. Düşünceler hızla gelip gidebilir; kişi bir düşünceye çok uzun konsantre olamaz ve dikkati kolayca bozulur. Şizofrenili kişiler bir konuyla ilgili olan ve olmayan şeyleri ayırt edemeyebilirler.Gercekte var olmayan düşüncelere, şüphelere ya da alınganlığa kapılabilirler. Özellikle zarar göreceğini ya da takip edildiğini düşünme gibi.

Duygusal Dışavurum

Şizofrenili kişiler genellikle “künt” veya “düz” bir duygulanıma sahiptir. Bu, duyguların dışavurumunda büyük bir azalmaya karşılık gelir. Şizofrenili bir kişi normal duygulanım belirtileri göstermeyebilir, tekdüze bir sesle konuşabilir, yüz ifadeleri azalmış olabilir ve olağanüstü durgun görünebilir.

Anormal Karşısında Normal

Zaman zaman, normal bireyler şizofreniye benzer tarzda duyumsayabilir, düşünebilir yada davranabilirler. Normal kişiler de bazen “doğru düşünemeyebilirler”. Örneğin bir topluluk önünde konuşurken aşırı endişeye kapılabilir, kafaları karışabilir, düşüncelerini bir araya toplayamaz veya söylemek istedikleri şeyi unutabilirler. Bu şizofreni değildir. Aynı şekilde, şizofrenili kişiler her zaman anormal davranmazlar.  Gerekten de bazı hastalar tümüyle normal görünebilir ve hattâ halüsinasyon veya delüzyon yaşadıkları sırada bile kusursuz biçimde sorumluluk sahibi olabilirler. Bireyin davranışı zaman içinde değişebilir, tedavi kesildiğinde garipleşebilir ve uygun tedavi aldığında normale yakınlaşabilir.  Yani anlık duygular bizi şizofren yapmaz.

Kısaca özetlersek

Şizofrenili kişilerde çoğunlukla başkaları tarafından işitilmeyen seslerin işitilmesi veya zihinlerinin başkaları tarafından okunduğuna inanma, düşüncelerinin kontrol edilmesi veya kendilerine zarar verecek entrikalar kurulması  gibi korkutucu semptomlar bulunur. Bu semptomlar onları korkutabilir ve içlerine kapanmalarına neden olabilir. Bu tür semptomları olan birinin vakit kaybetmeden bir psikiyatriste başvurması gerekmektedir.

Kanser günümüzde çok sık görülen bir hastalıktır. Diğer bedensel hastalıklardan farklı olarak, kanser tanısı alma kişide yoğun sıkıntıya ve felaketleştirici düşüncelere neden olur. Yapılan çalışmalarda kanser tanısı almanın kişide birtakım kaygıların doğmasına neden olduğu bildirilmektedir. Bu kaygılar içerisinde en önde geleni ölüm kaygısıdır. Bunun yanı sıra başkasının bakımına muhtaç olma, beden görünümünde oluşabilecek değişikliklere ilişkin kaygıların, ağrı çekme, hastalık nedeniyle oluşabilecek parasal ve ekonomik kaygıların oluşmasına neden olur. Ayrıca sevdiklerini üzme ya da onları yalnız bırakma fikri de kişide belirgin üzüntü ve kaygıya neden olmaktadır.

Kansere uyum bireyden bireye farklılık göstermesine karşın genellikle üç evreden oluşur.

Birinci evrede

kanser hastaları yeni hastalıkları ile ilgili belki daha önce hiç duymadıkları bilgileri edinirler. Aynı zamanda yeni duydukları bu bilgileri sindirmeleri ve en nihayetinde bir tedavi kararı vermeleri gerekmektedir. Bu dönemde ruhsal olarak hastalarda sıklıkla şok ve inkar tepkileri gözlenir. Kısa sürede olup biten karşısında kanser hastası şok yaşayabilir ve içinde bulunduğu duruma inanamaz. Bu dönemde sıklıkla “Neden ben?”, “Niçin?”, “Kanser bir ceza mı?” şeklinde sorular zihni sürekli meşgul eder. Birinci evrenin süresi kişiden kişiye değişmektedir. Konuya ilişkin yapılan çalışmalarda bu dönemde yapılan ilk görüşmedeki (tanının söylendiği ilk görüşme) hasta-hekim arasındaki iletişimin, hastanın daha ileriki aşamalarda tedaviye ve sağlık personeline inancını ve tutumunu etkilediğini göstermektedir. İnkar sürecinde; bazen aileler hastalığı gizleyebilir. Hasta yakınları, kanser- olduğunu söylemek yerine, başka rahatsızlıklardan bahsederler. Burada en uygun olan, hastaya rahatsızlığının mutlaka doğru olarak anlatılması, ondan bir şey gizlenmemesidir.

İkinci evre

kansere uyum sürecinde psikolojik belirtilerin tabloya hakim olduğu dönemdir. Genellikle bir iki hafta sürebilen karamsarlık, sinirlilik, iştahsızlık, uykusuzluk, ilgi istek azlığı, konsantrasyon güçlüğü belirtileri ile kendini gösterir. Bir iki haftada bu belirtilerin kendiliğinden azalması beklenir. Bu dönemde kanser hastasının çevresinden aldığı sosyal destek uyum yapmasında büyük önem taşır. Ailelere bu dönemde düşen görev, sevgi, anlayış ve destek olmaktır.

Üçüncü evre

uyum dönemidir. Artık kanser hastası kansere ve kanser tedavilerine uyum göstermiştir. Bu dönemde hasta geçmişte başarıyla kullandığı baş etme yöntemlerini şimdiki sıkıntısını azaltmada kullanmaya başlar. Kansere uyum sağlamada toplumsal, bireysel ve hastalığa özgü faktörler etkili olur. İçinde yaşanılan toplumun kansere ve tedavilerine bakışı, kansere ilişkin atıflar ve o toplumda kanserin taşıdığı damgalama toplumsal etkenleri oluşturur. Birçok toplumda kanser tedavi edilemez, acı ve ağrı çekilen, hastaların yalnız kaldığı, terk edildiği, bulaşıcı bir hastalık olarak damgalanmaktadır. Ancak özellikle son dönemde, bu durum farklılaşmaya ve değişmeye başlamıştır. Çünkü artık kanser hastalığı çok yaygınlaşmıştır. Hemen her ailede bir kişide gözükmektedir. Bu da insanların birbirlerine daha çok destek olmalarını sağlamaktadır.

Bunun yanı sıra depresyon, üzüntü ve yoğun stres yaşamanın ya da bazı kişilik özelliklerinin kansere daha yatkın olduğu yönünde inançlar olsa da yapılan çalışmalarda bu gözlemler henüz bilimsel kanıtlara dayandırılamamıştır. Yani, yıllardır çok üzüldü, hep içine attı, çok üzücü şeyler yaşamış olmak, kanser riskini arttırmaz.

Kişilik özellikleri, bireyin başa çıkma becerisi, kişinin kanser tanısı aldığı dönemdeki gelişimsel düzeyi ve o gelişimsel düzeyde kanser tanısı almanın o birey için anlamı (örneğin 20’li yaşlarda meme kanseri tanısı alma, 60 yaşından sonra meme kanseri tanısı almadan farklı anlamlar taşıyabilir. İlkinde evlilik, üretkenlik, üreme ve beden algısıyla ilgili kaygıların daha yoğun yaşanacağı beklenebilir) algılanan sosyal destek ve sosyoekonomik düzey kansere uyum sağlamada rol oynayan bireysel faktörleri oluşturur. Burada unutulmaması gereken, kanserin artık çok yaygın olduğu ve ama tedavi edilebilen tarafının daha ağır bastığı yönüdür. Bu rahatsızlığa yakalanmış kişiye mutlaka bir ruhsal destek alması yönünde bilgilendirme yapılmalıdır.

Günümüzde tanı kriterlerinin ve sınıflama sistemlerinin gelişmesi ile intiharın nedenleri daha iyi anlaşılmaya başlamıştır. Ama zaman içinde yenilenen tanı kriterleri ve sınıflamalar konunun uzun dönemdeki takiplerini ve verilerin yorumlanmasını güçleştirmektedir.

İntihar olgularının yaklaşık %80-90’ında psikiyatrik tanı bulunur. İntihar genellikle psikiyatrik bir hastalığın sonucunda gerçekleşir. Pek çok araştırma depresyon ile intiharın yakın ilişkisine işaret eder. İntiharlarda depresyon %40-50 oranında görülmektedir. Bugün intiharın depresyonun bir belirtisi, bir sonucu gibi ortaya çıktığı, kişide depresyon olmasa bile çoğu durumda intihar ederken depresif duygu durumunun eşlik ettiği düşünülmektedir.

Öz kıyım/ İntihar tehlikesine işaret eden belirtiler

– Daha önceki öz kıyım girişimleri ya da öz kıyımı düşündürecek belirtiler

– Aile içinde ya da çevrede öz kıyımın bulunması

– Çevrede dolaylı ya da dolaysız olarak öz kıyım girişimleri ile korkutma (tehdit etme)

– Öz kıyım eylemini nasıl yapacağını ya da eyleme nasıl hazırlandığını bildirme

– Huzursuzluğun ve öz kıyım düşüncelerinin ardından rahatlama.

– Düşlerinde kendisine kıydığını, yüksek yerden düştüğünü ve ya felaketleri görme.

İntihar riskini arttıran özgül belirti ya da sendromlar

– Mutsuzluk, isteksizlik, hayattan zevk alamama, gün içinde yaptığı şeyleri artık yapmak istememe gibi fikirler.

– Uzun süren uykusuzluk

– Duyguların yoğunlaşması ve saldırganlık birikimi

– Depresyonların başlangıç ve bitiş dönemleri daha tehlikeli olur.

– Biyolojik nedenli bunalım dönemleri (gebelik ya da doğum sonrası gibi)

– Şiddetli suçluluk ve yetersizlik duyguları

– İyileşmeyen ağır hastalıklar ( kanser gibi)

– Alkolizm ve madde bağımlılığı

Çevresel koşullar

– Çocukluk döneminde aileleri dağınık ve aile sorunu olanlar.

– İlişki azlığı, yalnızlık, göç yaşamış olmak.

– Mesleksel güçlükler, parasal sıkıntılar.

– Bir görev ya da amaç yokluğu.

– Dinsel bağların eksikliği

Türkiye’de yapılmış bir çalışma da; intihar etmiş olan hastalarda yapılan araştırmalar da  risk etkenleri şöyle sıralanmış:

– Akut depresyon (ümitsizlik, uykusuzluk, anksiyete veya panik)

– Bipolar Bozukluk (Manik Depresif Hastalık)

– Madde kullanımı

– Agresif veya impulsif tutum ( Düşünmeden aniden hareket etme)

Sizin ve yakınınızdaki herhangi birinde, intihar fikri olduğunu düşünürseniz, bir psikiyatri uzmanından yardım alması yönünde teşfik edebilir, gerekirse ilaç tedavisi ile depresyonu ya da altta yatan başka bir hastalığı varsa, tedavi olması için yönlendirebilirsiniz. Unutmayın, intihar fikrini konuşmamak bir çözüm değildir. Tam tersi böyle bir şüpheniz varsa mutlaka konuşulmalı ve üzerine gidilmelidir.

Kişilik, kişinin kendisine göre bir ayrılığının, belirgin farklı özelliklerinin olması durumudur. Diğer bir deyişle kişinin kendine özgü özelliklerinin bütünlüğüdür. Herkeste var olan bu kişisel özelliklerin, kişilik bozukluğu olabilmesi için, kişinin işlevselliğinin bozulması, okul, iş, aile hayatında sorunlara neden olması, özel bir sıkıntı yaratacak duruma gelmesi gerekmektedir.

Antisosyal kişilik bozukluğu, halk arasında –asosyal- olmak ile karıştırılmaktadır. Oysa kişinin başkalarının haklarını gözetmediği, onları hiçe saydığı davranışlarla giden bir kişilik bozukluğudur. Bu kişilerin yalan söyleme gibi davranışları, evden kaçıp gitmeleri olur. Geçmişte şiddete başvurduğu çok sık duyulur. Rastgele cinsel ilişkilere girdiği öğrenilir. Eşini ya da çocuğunu sömürme derecesinde kullanma görülür. Bu kişiler genelde vicdan azabı çekmezler, pişmanlık duymazlar. Dürtü denetimi bozuklukları olur. Tasarlayarak ya da önceden planlayarak hareket etmezler. Başkalarına karşı duyarlı ya da düşünceli değildirler. Huzursuzluk içindedirler. Saldırgan tutumlar sergilerler. Başkalarını aldatma ve sorumsuzluk yaşam biçimleridir. Başkalarının ve kendilerinin güvenliğini umursamazlar.

Erkeklerde, kadınlardan çok daha sık görülmektedir. Özellikle de hapishanelerdeki kişilerin yüzde 75’inde görülebilir. Antisosyal kişilik bozukluğu ve alkolizm gibi bozukluklar, bazı ailelerde daha sık görülür. Bu da bize; ailenin eğitim durumunun, sosyokültürel seviyenin belirleyicisi kadar, anne ve baba davranışlarının da önemini vurgular. Bu kişilik bozukluğu olanlarda, anne ya da baba tarafından terk edilme durumu ile çok sık karşılaşılır. Aynı şekilde özellikle babanın ağır cezalandırmaları ile de çok karşılaşılır. Yani bir şekilde öfke ve şiddet uygulayan bir baba, gelecekteki öfkeli ve şiddet uygulayan oğul’un habercisidir. Yani şiddet, şiddeti doğurmaktadır.

Antisosyal kişilerin en ayırt edici özelliklerinden birisi, otoriteye ya da kurallara karşı gelme eğilimi olmasıdır. Birçoğu toplumsal isyanını yasadışı eylemlerle gösterir. Alkol ve madde kullanımı çok sıktır. Çoğu insan bu tür kişiliği olanlardan çekinir. Sert, kaba ve kavgacı tutumları çok göze çarpar. Soğuk ve duygusuz, başkalarının duygularına karşı duyarsız ve herkesi küçük duruma düşürmeye eğilimli insanlar olarak görülürler. Bu saldırgan yönelimli kişiler, sürekli bir tartışma çıkarmaya çalışırlar. Haklı bile olsa, herhangi bir konu da başkalarının söylediklerini kabul etmezler. Sıcak ve yürekten duyguları ifade etmekten kaçınırlar. Yumuşaklık, kibarlık ve sevecenlikten kuşku duyarlar.

Son olarak, Anti sosyal kişilik bozukluğu olan insanlar, askerlikten atılabilir, vucütlarında kendilerine zarar verme izlerine( kollarına jilet atma gibi) rastlanabilir. Maddi olarak zorlanabilir, yoksul kalabilir. Kazançlarını kumara, alkole ya da maddeye yatırabilirler. Bu kişiler, toplumun diğer üyelerine erken yaşlarda ölme eğilimi gösterebilirler.( intihar, kaza gibi)

İdrar kaçırma bozukluğu (ENÜREZİS), tekrarlayıcı nitelik taşıyan istem dışı işemedir. 3 şekilde karşımıza çıkar; gün içinde-uyanıkken görülen ilk çeşidi, gece işemesi şeklinde olan ikinci çeşidi ve karma tip olan üçüncü çeşididir. Birincil enüreziste çocuk hiçbir zaman idrar tutma sağlayamamıştır. İkincilde ise belirli bir idrar tutma döneminden (6 ay-1 yıl) sonra bozukluk gelişmiştir. Yani İdrar tutma gerçekleşmiş daha sonra yaşadığı herhangi bir travmatik olay ya da organik bir sorun ardından yeniden idrar kaçırma başlamıştır.

İdrar kaçırma bozukluğu tanısını koyabilmek için;

– yatağa ya da giysilere yineleyen bir biçimde idrar kaçırma (istemsiz ya da amaçlı olarak),

– en az ardışık 3 ay boyunca ve haftada iki kez ortaya çıkmalıdır.

– Çocuğun yaşının en az 5 olması gerekir.

– Tıbbi bir hastalık ya da bir madde gibi doğrudan fizyolojik etkilere bağlı olmamalıdır.

İdrar yolu enfeksiyonları, şeker hastalığı gibi  idrar kaçırma bozukluğu yapan hastalıklar varsa saptanıp tedavi edilmelidir.

İdrar kaçırma bozukluğu olan çocukların %75’inin birinci derece akrabalarında devam eden ya da geçmiş olan enürezis bulunduğu saptanmıştır.

İdrar kaçırma bozukluğunun psikolojik nedenlerine bakılacak olunursa;  

– aile düzenindeki önemli değişiklikler ve kayıplar gibi zorlu yaşam olayları,

– okula başlama,

– boşanma,

– erken başlatılan ve kusurlu tuvalet eğitimi,

– kardeş doğumu,

– ailenin aşırı koruyucu ve hoşgörülü tutumunu sayabiliriz.

Tedavisi

– Aileye danışmanlık ve gerekirse aile tedavisi; Çocuğun işemesine karşı ailenin duygu, düşünce ve davranışları incelenmelidir. Örneğin, öfke, utanç, usanç duyabilirler ve çocuğu cezalandırır, utandırır, kardeşleri, arkadaşları ile kıyaslayabilirler.

– Davranış tedavisi; Zil yöntemi uygulanabilir. Hazırlanan bir düzenek ile çocuk idrarını yapmaya başladığı anda zil çalmakta ve çocuk uyanmaktadır. Başarı şansı yüksek olduğu söylenen bir yöntemdir. Bundan başka bir de takvim yöntemi uygulanır. Çocuk yaptığı takvime kuru ya da ıslak kalktığına dair işaretler koyar ve buna göre ödüllendirilir.

– Psikoterapi

– İlaçla tedavi; İlaçla tedavi genellikle davranışçı tedaviden sonra denenir.

Gidiş

Enürezis çoğunlukla ergenlik çağına kadar kendiliğinden geçer. %1 oranında da yetişkin çağa kadar devam eder.

Sosyal Psikiyatri

Öfke nedir? Nasıl kontrol edilir?

Öfke tıpkı diğer duygular gibi normal, sağlıklı ve insana özgü duygulardan biridir. Aslında insan ruhunun verdiği sağlıklı bir tepkidir. Öfke hafif bir gerilimden yıkıcı bir patlamaya kadar giden geniş bir aralıkta olabilmektedir. Tıpkı diğer duygularda olduğu gibi fizyolojik ve biyolojik değişimlerden oluşmakta, öfkelenildiğinde kalp atımı ve kan basıncı yükselmekte, enerji hormonları olan adrenalin ve nor adrenalin düzeyleri değişmektedir. 

Yetersizlik, acizlik, kıskançlık, korku, endişe, yalnızlık, itilmişlik ve de anlaşılamamak öfkeyi ortaya çıkaran duygulardan bazılarıdır. Öfkeyi kontrol etmek için kullanılan yöntemlerden bazıları şunlardır;

Gevşeme: Derin nefes alma ve kişinin kendini çok rahat hissettiği bir ortamı hayal etmesi gibi basit teknikler öfke duygusunun hafiflemesine yardımcı olmaktadır. Gevşemeyi öğreten kitap ya da cd.ler aracılığıyla da gevşeme öğrenilip ihtiyaç duyulan durumlarda kullanılabilir.      

Bilişsel yeniden yapılandırma: Bunun anlamı sadece düşünce biçimini değiştirmektir. Öfkeli insanlar düşüncelerini konuşmalarına yemin ve küfürlerle çok renkli biçimlerde yansıtmaktadırlar. Öfkelenmiş insanların düşünceleri çok abartılı ve dramatik olmaya eğilimlidir. Bu düşüncelerin yerine daha gerçekçi olanlar yerleştirilmeye çalışılmalıdır. Örneğin, “her şey korkunç biçimde kötü, bütün emeğim boşa gitti” demek yerine “yoluma çıkan engeller nedeniyle hayal kırıklığı yaşamış olmam gayet doğal ama bu dünyanın sonu değil ve benim sinirlenmem işleri düzeltmeyecek” demek.

Problem çözme: Öfke her zaman abartılmış değildir, bazı durumlarda öfkemiz hayatın gerçek ve kaçınılmaz sorunlarından kaynaklanmaktadır. Her sorun her zaman çözülemeyebilir, böyle durumlarda bu sorunla nasıl baş edebileceğimizi düşünmeliyiz. Öfkelendiren bir durum karşısında, problemi tanımlama hem problemin ne olduğunu anlamayı hem de duygusal boyutunu azaltıp çözülmesini kolaylaştırır.

Örneğin sizi öfkelendiren bir durum karşısında; problemi küçük parçalara ayırarak, neden bir problem olduğu üzerinde düşünerek, probleme siz dahil katkısı olan kişilerin kimler olduğunu belirleyerek, ideal çözümü ve sizin yetinebileceğiniz çözümü belirleyerek problemi tanımlamış olursunuz.

Unutmayın ki; her zaman probleminizi çözmek için cevapları bulamayabilir, sonuca hemen ulaşamayabilirsiniz. Fakat “ya hep ya hiç” yaklaşımından kaçınmak ve sonuna kadar en iyisini yapmaya gayret etmek öfkenizi kontrol etmenize yardımcı olacaktır.

Daha iyi bir iletişim: Öfke bizi doğru olmayan sonuçlar çıkarmaya itebilir. Öfkeli olduğumuz durumlarda aklımıza ilk geleni söylememek, karşımızdakinin ne söylediğini dikkatle dinlemek ve ne söylemek istediğimiz hakkında düşünmek iletişim kalitemizi arttırarak, öfkeyi biraz erteler ve yumuşatır.

Ortamımızı değiştirmek: Gündelik yaşamın sıkıntıları ve sorumlulukları kendimizi baskı altında hissetmemize sebep olabilir ve bizi öfkelenmeye daha yatkın bir hale getirebilir. Böyle Durumlarda kısa süreli olarak ortamı değiştirmek, daha sonraki durumlarda daha sakin olmanıza yardımcı olabilir.

Doğru zamanlama: Eğer sizi öfkelendiren şeyin sık sık aynı zamanda tekrarlandığını fark ettiyseniz, örneğin; eşinizle yemekten sonra yaptığınız konuşmalar kavgayla sonuçlanıyorsa bu tip konuları konuşmayı başka bir zamana bırakmayı deneyin.

Uzak kalma: Sizi öfkelendiren şeylere bakmaktan kendinizi alıkoyun. Örneğin eşinizin maç izlemesi ve sinirli olması sizi de sinirlendiriyorsa, o zamanlarda eşinizle beraber olmamaya çalışın. Sinirlenmemem için eşimin sakin olması gerekiyor diye düşünmeyin, önemli olan sizin sakin olmanız.

Sosyal aktiviteler: Sık sık öfkeleniyorsanız düzenli bir spor aktivitesi veya bir hobi ile ilgilenmeye başlayın, böylece hem zihninizdeki öfkenin kapladığı yer azalacak, hem de kendinizi daha rahat ve mutlu hissederek öfkeyi en aza indirmiş olacağız.

Sonuç olarak, öfkelenmek çok insanca bir duygudur, önemli olan sınırında ve yıkıcı olmayan düzeyde kalabilmesidir.

 Öfkenizi kontrol edin, o sizi kontrol etmeden…

Nedir?

Mobbing, bir grup insanın bir kimseye veya başka bir gruba sosyal kabadayılık yapması olarak tanımlanabilir. Yıldırma veya iş yerinde psikolojik terör olarak da tarif edilebilir. Özellikle hiyerarşik yapılanmış gruplarda ve kontrolün zayıf olduğu örgütlerde, gücü elinde bulunduran kişinin ya da grubun, diğerlerine psikolojik yollardan, uzun süreli sistematik baskı uygulamasıdır.

Kimler yıldırma yapar?

Bu kişilerin antipatik özellikler taşıdığı,  aşırı denetleyici, korkak ve sinirli, daima güçlü olma isteği içinde olan, kötü niyetli ve hileli eylemlere başvurmaktan çekinmeyen kişiler olduğu belirtilmektedir. Aşırı özsever bir kişiliğe sahip oldukları, toplumsal ilişkileri zayıf, korktuğu kişileri denetim altında tutmak için güç kullanan, kendini diğer insanlardan sürekli üstün gören bir tutum ve davranış sergiledikleri belirtilmektedir. Tehdit altında iken yalnızca kendilerini düşündükleri, kendi kurallarını işyerinin kurallar haline getirmeye çalıştıkları, bunun için baskı ve şiddet uygulayabildikleri, bu amaçla sürekli bir disiplin kurmaya çalıştıkları, korku yaratarak egemenlik kurdukları aktarılmaktadır.

Kimler maruz kalır?

Yapılan araştırmalar mağdur olanların da sıklıkla zeki, yetenekli, yaratıcı özellikler gösteren, farklı görüşlere alternatif yaklaşımlar geliştirebilen, başarılı ve başarıyı amaçlayan, dürüst, güvenilir, işyerinde politik davranmayan,destekleyici iletişim tarzını kullanan kişiler olduğunu göstermektedir. İşlerini benimseyerek yapan, Meslek etiği ilke ve kurallarına uyan kişilerdir.

Yıldırma’nın yarattığı ruhsal bozukluklar

“Yıldırma”nın uygulama biçimi süresi ve şiddeti ile bağlantılı olarak bir çok ruhsal bozukluk ortaya çıkabilir. Sıkıntı, öfke, karamsarlık, uyku sorunları, depresif belirtiler, anksiyete belirtileri, davranış sorunları görülebilir. Depresyon, anksiyete ve davranış sorunlarının birlikte bulunabildiği uyum bozuklukları, depresyon, yaygın anksiyete ve panik bozukluğu gibi anksiyete bozukları, kendini bedensel belirtilerle ifade eden somatoform bozukluklar (somatizasyon, konversiyon, ağrı bozuklukları), ortaya çıkmasında ve seyrinde ruhsal etkenlerin rol oynadığı psikosomatik hastalıklar (cilt hastalıkları, hipertansiyon vs.) görülebilir.

Neler yapılabilir?

Sıklıkla “yıldırma” kurbanlarına, yeni bir iş araması, yardım alması, kendini yalıtmaması, özgüvenini geliştirmesi, olasılıkları hatırlaması, yaraları sarmaya çalışması, yasal işlem yapması önerilmektedir. “Yıldırma”nın ruhsal bütünlüğe yönelik bir saldırı olduğu düşünülürse buna uygun başa çıkma beceriler geliştirmenin büyük önem taşıdığını vurgulamamız gerekir. Sorunu arkadaşlarla paylaşmaktan profesyonel yardım aramaya varan bir yelpazede yardım almak gerekebilir. Bu çabalar sorunun kalıcılaşmasını önleme yanında bireyin başa çıkmasını, örselenmeden kurtulmasını sağlayabilir …

“Yıldırma” mağduruna işyerinde taciz uygulayan kişiye itiraz etmek, işyerinde zorbaca davranışlara, tacize uğradığını tanıklarla saptamak, verilen talimatları yazılı olarak belgelemek, maruz kalınan tacizi belgeli olarak yetkililere yada üst yöneticilere iletmek, gereğinde arkadaşlarla paylaşmak ve profesyonel yardım almak önerilen durumlardır.

Öncelikle işyerinde yaşanan olayın adını koymak ve bununla yüzleşmek önerilmektedir.

Çalışma ortamının düzenlenmesi, ast üstü ilişkisinin bir ezen ezilen ilişkisine dönüştürülmemesi, ekip çalışmasının ana çalışma yaklaşımı olmasını sağlanması gereklidir.

Demokratik ve dayanışmayı temel alan bir işbölümü yapılmalıdır. Roller belirginleşmeli, sınırlar belirginleştirilmeli ve role uygun kişiler yetkilendirilmelidir.

Bireylerin rahatlamasını, kendini yargılanmadan özgürce ifade etmesini sağlayan, duygusal ifadeye izin veren bir ortam yaratılmalıdır.

Aşırı çalışmaya son verilmelidir.

Güvenli, zarar verici uyaranlardan arınmış, sağlıklı bir fiziksel ortam yaratılmalıdır.

Çalışanların özlük hakları sağlanmalıdır.

İşyeri sağlık birimleri aracılığıyla koruyucu ruh sağlığı uygulamaları (bilgilendirme, eğitimi, danışma) yapılmalıdır

“Yıldırma” ile ilgili hukuksal girişimler engellenmemeli, adaletin tecelli edilmesi sağlanmalıdır.

Aşk bir hastalık mıdır? Yoksa normal bir duygu mudur?

Aşk bir hastalık mıdır? Yoksa doğal bir duygu mudur? Normal Aşk ve Patolojik (normal olmayan) Aşk arasındaki fark nedir? Nerede bu ayırım başlar? İnsan doğasının en temel ihtiyacı olan sevmek ve sevilmek nerede başlar ve nereye kadar uzanır? Ben sevgi ya da aşk denilen duygunun bir çeşit cümle tamamlama olduğunu düşünüyorum. Çünkü cümlenin başı nasıl başlarsa başlasın, herkes kendine göre farklı kelimelerle cümleyi tamamlar. Aşk bazısına göre heyecan, başkasına göre yeniden umutlanmak, başkasına göre cinsel ihtiyaç olarak tanımlanabilir. Sevgi kimine göre alışkanlık, kimine göre sadakat ve bağlılık, kimine göre ise evliliktir. Herkes kendi tarihine, kendi hayat tecrübesine göre farklı insanları hoş ve çekici bulabilir. Standart olan güzellik ve yakışıklılık tanımı dışında, herkese hoş gelen farklı göz renkleri, farklı saç modelleri, farklı kişisel özellikler vardır. Siz farkında olmadan, annenizden, babanızdan, kardeşlerinizden, komşularınızdan, ilkokul öğretmeninizden etkilenmiş olabilirsiniz. İşte bu yüzden herkes aynı insanlara aşık olmaz. Bir arkadaşınızın aşık olduğu insan, size hiç de çekici gelmeyebilir. Burada farklılık arkadaşınızla aranızdaki farklılıkla ilişkilidir. Çünkü o sizden farklı biridir. Farklı zevkleri, hobileri, aileleri, akrabaları olduğu için farklı seçimleri de vardır.

Peki aşk gerçekten patolojik bir sey midir? Psikiyatristler “kendini feda etme eylemi” olarak tanımlanan patalojik ümitsiz aşk durumunda, kişinin aşık olduğu kişiyi yüceltip, erişilmeyen aşk nesnesi mertebesine yükselttiğini söylüyorlar. Aslında kendisiyle ilgili yoğun yetersizlik duyguları yaşayan kişi, bunu aşık olduğu kişiye yansıtır. Onun kendisinden her konuda daha üstün olduğuna yavaş yavaş kendisini inandırır. Bu durumun sonucu olarak da, olmayacak fedakarlıklarda bulunur. Her zaman karşısındakinin mutluluğu ve onun ihtiyaçları, kendi isteklerinin önünde gelir. Sonuç genellikle hüsrandır. Karşısındakini her konuda kısıtlayıp, kıskançlık krizlerine giren kişi, sonunda sevgilisinin kaçmasına sebep olabilir. Aslında karşımızdaki insana olan ilgimiz gereğinden fazla olursa, onu sevdiğimizden değil kendimize yeteri kadar güvenmediğimizdendir.

Başka bir açıdan bakıldığında, karşısındaki kişiye hak ettiğinden fazla önem veren aşık, aşık olduğu kişinin kendisini daha değerli bulmasına sebep olur. Böylece farkında olmadan aşık kişi, karşısındakini kendinden uzaklaştırmış olur. Biz aslında kendimize ne kadar değer verirsek, insanlarda bize o kadar değer verirler. Yani biz kendimizi ne kadar değerli ya da değersiz hissedersek, aşık olduğumuz kişi de bize o kadar değer verir. O kadar değerliymişiz gibi davranır. Bu insanlar arasında konuşulan bir durum değildir. Bir bakış, bir espri, arayıp sorma sayısı, buluşmalara geç ya da erken gelme gibi bir çok farklı belirteç ile bilinçaltından, diğer insanın bilinçaltına sessiz bir anlaşma gibidir.

Karşılıksız aşkı uğruna her şeyi yapma durumuna, histerik kişilik yapısına sahip bireylerde daha çok rastlanır. Yalnızca, kendilerine kötü davrananlara aşık olan kadın ve erkekler böyledir. Burada daha farklı bir durum söz konusudur. Her insanın içinde var olan sevilme ihtiyacının, sevilmek olarak değil, sadece acı çekmek olarak algılandığı, sağlıklı olmayan bir durumdur. Bu kişiler; aşık oldukları kişi kendilerine ne kadar kötü davranırsa davransın, onun yaptıklarını anlayacak mantıklı sebepler bulurlar. Daima kendilerini rahatlatacak bahanelerle, ayrılmamak için adeta ellerinden geleni yaparlar. Örneğin, hiç ilgi göstermeyen, yeteri kadar sevgilisini aramayan birinin, onun çok çalıştığını ve onu aramaya fırsatı olmadığına kendisini inandırması gibi. Aslında kendisi bilse de, bir şekilde ilişkinin devam etmesini istediği için mantıklı sebeplerle ilişkisini sürdürür. Acı çekmeye devam etse de, daha çok acı çekeceğini düşündüğü için sevgisinden ayrılamaz.

Sonuç olarak, sevgi ihtiyacı ( hem sevme hem de sevilme ) her insanın doğasında var olan bir duygudur. Bunu sağlıklı yaşamak, alıp verme dengesini iyi sağlamakla olur. Çünkü, unutulmaması gereken şey, birini severken bile, onun da bizi sevmesine duyduğumuz ihtiyaçtır. Aşk da en sağlıklı duygular gibi, karşılıklı olduğunda, çok daha yaşama sevinci yüklü bir hale gelir…

 

Neden çok yiyoruz?

Dünyada giderek yaygınlaşan ve dünyanın en önemli sağlık sorunlarından biri haline gelen obesite (aşırı şişmanlık) yağ birikimi ile oluşan bir durumdur. Obezite ciddi sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Yaşam kalitesini ve süresini anlamlı derecede etkiler. Obesitenin gelişmesinde ailesel, çevresel ve psikolojik nedenler önemlidir.

Obez kişilerde en sık görülen psikiyatrik hastalık depresyondur. İkinci görülen en sık hastalık ise kaygı bozukluklarıdır ( panik atak vs.) Obez kişilerin normal vücut ağırlığına sahip kişilere göre özgüven azlığı, kendilerini ifade etmekte zorlanan,  değersizlik ve yetersizlik duygularının daha fazla olduğu bilinmektedir. Toplumda gençlik, güzellik, incelik gibi değerlere verilen önem, bireylerde çekici olmadıkları duygusunu uyandırmaktadır. Böylece toplumdan soyutlanma, kaybedeceğini ve sevilmeyeceğini düşünme, kendini yeteri kadar sevememeye neden olur.

Peki bu kadar ruhsal bozukluğa yol açtığını bildiğimiz halde; neden aşırı yemeye engel olamıyoruz? Aşırı yemenin altında yatan; psikolojik nedenlere baktığımız zaman, yemek seçiminin, miktarının ve süresinin bile önemli olduğunu görürüz. İnsanda yeme davranışının; neşe, üzüntü, öfke, mutluluk gibi ruhsal öğelerden etkilendiği yaygın olarak kabul edilmektedir. Tıpkı uyku gibi yemek yemek ( özellikle iştah) de direk olarak insan psikolojisiyle ilgilidir. İnsanda özellikle sıkıntı, depresyon, mutsuzluk, kronik yorgunluk durumlarında yemek yemede artış gözlenmektedir. Mutsuzluk yemek yeme davranışını tetikler, yemek yedikçe ve kilo aldıkça kişi daha mutsuz olur. Bu durum bazen bir kısır döngüye girebilir. Bunun tam tersi olarak; korku, gerilim, ağrı durumlarında yeme miktarında bir azalma olduğu gözlenmektedir. Yani insanın iştahı direk olarak; duyguları ile ortak çalışır.

Diğer bir açıdan baktığımızda, obez kişilerin ailelerinde de psikiyatrik hastalıkların fazla olduğunu görmekteyiz. Parçalanmış aile ortamında büyümüş ya da ihmale maruz kalmış çocukların obesite riski daha fazladır. Aynı şekilde çocukken obez olan kişiler, büyüdükleri zaman da yüzde 70 oranında obesiteyi devam ettirirler. Çünkü öğrenilmiş bir yeme davranışı vardır. Anneleri tarafından hızlı, fazla, tıkınırcasına beslenmiş bir çocuk, yemek yeme davranışını bu şekilde öğrenir. Kişi bir süre kilo verse bile, en ufak bir stres altında kaldığı zaman yeniden yemek yemeye koyulur. Çünkü ilk öğrenilmiş alışkanlıkları değiştirmek çok zordur.

Bilinçli ya da bilinçsiz olarak kilo verememek,  tıkınırcasına yemek, kendisini kusturmak, gece yeme sendromları psikiyatrik rahatsızlıklar olup, tedavileri mümkündür. Dışarıdan kendisiyle barışık görünen obez kişilerde bile, altta depresyon ve kendisini yeteri kadar beğenmeme mevcuttur. Bazen bu durumlar eşler arasında problemlere, kişinin sosyal ve ailesel ortamının bozulmasına yol açabilir.

Bütün olarak değerlendirdiğimizde, obesite tanınması en kolay ancak tedavisi zor hastalıklardan bir tanesidir. Bir dahiliye hekimi, bir diyetisyen ve bir psikiyatrist olarak üç ayaklı tedavi edilmeli, -neden aşırı yiyorum- sorusunun cevabı bulunmalıdır. Kişinin kendisi tanınmalı ve ona özel bir terapi yapılmalıdır. Çünkü bazen sadece içimizdeki duygusal boşluğu doldurmak için bile aşırı yiyebiliriz…

Danışanlarımın hakkımdaki görüşleri

Read More
Hayatımı milattan önce milattan sonra ayıracak olursam aslı hanımla terapi öncesi ve sonrası diye ayırırdım.Kendisine başvurduğumda bütün umutlarım bittiği bardağın taştığı son noktadaydım.Yaşamın anlamı yoktu.Terapi sürecim boyunca benimle yolculukların en güzeli olan kendimi keşfetme yolculculuğunda bana eşlik ederek yıllardır uzaklaştığım kimliğimle tanışmama vesile oldu.Ben bataklıktaki sinekleri yok etsem yeter diye düşünürken benim bataklığımı kurutarak sorunun kaynağını yok etmeme yardımcı oldu.Meslekdaş olarak Mesleğimi de onun sayesinde daha başarılı adımlar atarak potansiyelimi ortaya çıkarmama büyük katkısı oldu.Geçmişimin resterasyonunu yaparak geleceğimin mimarı oldu.Onunla halen daha devam eden yolculuğumda birlikte olmaktan mutluluk duyuyorum.Herkese de kendini keşfetme yolculuğuna çıkmasını öneriyorum.Aslı hanım alanına hakim ve idol aldığım biridir.Kendisine şükran ve minnet duyuyorum.
Read More
Aslı hanımı bır arkadasım tavsiye etmisti, kişisel problemlerim vardı ve cok gergindım. Hayatımı sonlandırmayı bıle dusundugum olmustu. Gercekten cok caresızdım. O donemde kendısı ıle gorusmelerımız basladı, düzenli aralıklarla haftada bır tam bır yıl suren bır terapi sürecimiz oldu; herseyi yeniden sorguladım ve anlamını buldum. Bu nasıl anlatılır bılmıyorum ama hayatımı neden ve nasıl yaşadığımı anladım. Sımdı herseye karsı yenı bır bakış acım var ve artık gercekten mutluyum... Herkes mutlaka birgun bu deneyımı yaşamalı!
Read More
Dr.Aslı hanıma bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine gittim. Alışılagelmiş psikiyatri hekimleri gibi değil, ben konusurken ne ilaç versem diye düşünmediğini onun yerine empati yaptıgını farkettim. Maksadi beni uyuşturup sıkıntımı unutturmak değilde sıkıntılarımın benim ruhumla ilintisini bulup kendimle ilgili sorunları çözmemde yardımcı olmak oldu. Birkaç seansta düşünce tarzım değişti üzerimdeki negatif enerji ortadan kalktı. Aslı hanımı şiddetle tavsiye ederim.
Previous
Next
*Yorumlar DoktorTakvimi isimli siteden alınmış olup, hakkımdaki tüm yorumlara şu adresten ulaşabilirsiniz.