Tv-ve-psikoloji

Ekrandan Gelen Gelecek Şüphesi

Aramızda Bihter ile Behlül’ü tanımayan var mı? Burhan Altıntop’u, Çılgın Bediş’i Süper Baba’nın Fiko’sunu, Bir Demet Tiyatro’nun Feriştah’ını, Bizimkiler’in Cemil’ini… Hürrem Sultan, Memnun Kaygısız, Erdal Bakkal, Ramiz Dayı, Çakır; daha gerilere gidersek Perihan Abla, Uzaylı Zekiye… Dallas’ı hatırlayan var mı acaba aramızda? Bir dönem Brezilya dizileri çok modaydı değil mi? Fakir kız Marianna ile zengin oğlan Fernando’nun kavuşulamayan aşkı; entrika dolu Hayat Ağacı, daha fazla entrika dolu Yalan Rüzgarı… 

Zamanla kanal sayısı arttıkça dizilerin sayısı, yani hayatımıza giren kahramanların sayısı da arttı. Şimdi Narcos, Game Of Thrones, Breaking Bad izliyoruz. Muhteşem Yüzyıl, Ezel, Aşk-ı Memnu, Fatmagül’ün Suçu Ne?… Son dönemde de; Çukur, Avlu, Mucize Doktor, İstanbullu Gelin, Behzat Ç. gibi daha birçok isim sayabiliriz. Televizyonda gördüğümüz unutamadığımız, adeta bir akrabamızdan daha yakın hissettiğimiz; yani hayatımızda iz bırakan, seslerini, gülüşlerini bildiğimiz insanlar… İzlediğimiz dönemde içine girdiğimiz, onlar ile yaşadığımız, hatta kendimizi onlar sandığımız kahramanlar!

İçimdeki derin şüphe; gelecek nesil ve televizyon dizileri ile ilgili.  Ekranda gördüğümüz her şey neden bu kadar iz bırakıyor bizde? Büyülü fotoğrafların- her film ya da dizi; ses ile taçlandırılmış arka arkaya bir sürü fotoğraftır aslında-psikolojideki anlamı nedir? Cümleyi biraz daha genel kurarsak; sanatın her dalı, insan ruhsallığı ile çok ilgilidir. Yaşamın içinden çıkan bir etkinlik olarak sanat; insanlık ile yaşıttır. Var olan ile olmayan arasındaki sanatsal süreç, bu iki alanı bir araya getirmeye çalışır. Akıl ile akıl dışı, düş ile gerçek arasında bir bağ kurma eylemidir. Kısaca sanat insanın kendisini tanımasının, dönüştürmesinin, yaratmasının serüvenidir ve algı ile çok ilgilidir. Yani beş duyu organımız ile! Bu sunumu hazırlarken sanat terapisini; görsel sanatlar ve psikoloji birlikteliğini düşünürken, duyu organlarımızı yeteri kadar kullanmadığımızı fark ettim. Koklamak, işitmek, dokunmak yani hissetmek ne kadar körelmiş durumda! Sadece bakıyoruz telefona, tablete, televizyona, birbirimize ama görmüyoruz; biraz da dinliyoruz ama daha çok dinliyormuş gibi yapıyoruz. Ardından da bir şeyler yiyoruz daha doğrusu tadına bakıyoruz o da içimizdeki sıkıntıdan kurtulmak için ya da mutsuzluğumuzu bastırmak için. Yani neredeyse duyu organlarımızın yarısından azını kullanarak ,her gün daha stresli, daha gergin, sürekli bir şeylere yetişmeye çalışan, mutsuz, rekabet halinde ve yalnız insanlar oluyoruz… Belki de sırf bu yüzden sanatın sakinleştirici ve iyileştirici tarafına her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir dönemdeyiz.

Eskiden “Sanat sanat için mi; yoksa sanat toplum için mi?”  tartışmaları vardı. Şimdi bu soruyu şu şekilde sorabiliriz” Medya mı toplumu yönlendiriyor; yoksa toplum mu medyayı?”  Yani diziler aslında hayatın aynası mı? Toplum da var olanı mı yansıtıyor; yoksa medya mı topluma yön veriyor? Aslında bunun açıklaması kısaca tarih ve  21.yy gerçekliği ile ilgili. Önceden toplumun aynası medya iken; sosyolojik, politik, ekonomik, internet, iletişim, sosyal medya vs gibi daha birçok nedenle ve özellikle çoklu kanallara geçildikten sonra biliniyor ki; artık medya toplumu yönlendiriyor. Etkiliyor! Gerçek hayatta olmayan şeylerin olmasını izliyor, düşlüyor ve bunlardan etkileniyoruz. Çünkü dizilerde hiçbir şey imkânsız değil. Adeta uyanıkken görülen bir rüya gibi. 

Hep sahip olmak istediğimiz hayatlar gösteriliyor bize. Biz de bir karakter ile özdeşim yapıyoruz, tabi ki filmin iyi karakteri ile; çünkü kimse kötü değildir, değil mi?  O iyi karakterin cesareti; dostlukları, saç kesimi, ev dekorasyonu, beden güzelliği, sahip oldukları ile, o kişiye bir idealizasyon ve aktarım yapıyoruz, o dünyaya giriyoruz. Kendi gerçek, sıkıcı ve sıradan hayatımızdan bir çıkış yolu gibi geliyor bize. Peki nedir bu kadar çekici olan? Sanat terapisinin diğer dallarına girmeden; sadece diziler ve psikoloji ilişkisi hakkında bir yazı yazdım, içimdeki gelecek şüphesini sizlerle paylaşmak için.

Dizilerdeki ortak konular genellikle aşk, yasak aşk, karşılıksız aşk, ihanet, entrika, şiddet, hiddet, saldırganlık, öfke; mutsuzluk huzursuzluk ve gözyaşı. Tabi ki zeminde bol bol zenginlik güç ve iktidar… Adını ‘Seymen Ağa Sendromu’ koyduğum bir tanımım var mesela benim!  Asmalı Konak ile yatıp kalktığımız dönemde; Özcan Deniz’in canlandırdığı zengin, yakışıklı Seyman Ağa modeli; ikinci ergenliğini tamamlamamış bir sürü genç kadın için ilişkilerini sorguladıkları bir akım olmuştu. Sevgililerinden ayrılıp kendilerine Seymen Ağa’ya benzeyen adamlar aramışlar, çoğu da tabi ki hayal kırıklığı ve bol gözyaşı döktükleri deneyimler yaşamışlardı.

Bazı dizileri insanlar acı çekerek, ağlayarak izliyor. Bunlar aslında içimizdeki acının bir temsili olarak izleniyor ve çok da beğeniliyor. Çünkü biz Türk halkı olarak hem acı çekmeyi hem de bu acıyı göstermeyi çok seviyoruz. Bazı dizilerde de ahlaki olarak büyük yoksunluklar yaşanıyor ya da çok ciddi kötülük sorunları çıkıyor karşımıza. Ama insanlar bu dizileri izliyor, çünkü bence izlerken; insanı kendi içine dönmeye- ama ben iyiyim- demeye itiyor. Zaten sadece diziler değil, günlük Müge Anlı programlarında olan her şey bu diziler ile adeta yarışıyor! Aslında gerçeklik de çok ağır. Akşam izlediğimiz diziler; gündüz olan hikâyenin senaryolaştırılmış ve zenginleştirilmiş hali… Yani belki de insan kendi içindeki kötülük ile barışıyor böylece, o kadar da kötü olmadığına şükrediyor ve aklıyor kendini! Aslında her insanın şeytan diyor ki diye içinden geçirdiği ama yapamadığı ne varsa, onları gösteriyor gibi.

Dizilerdeki büyülü aşk da tabiki gerçek hayattaki gibi değil… Gerçek hayatta aşkların, yani hepimizin yaşadığı sıradan aşkların; en fazla 17 ayda bittiğini biliyoruz. Aşkın idealizasyonu çöktükten sonra; karşımızdaki kişiyi normal bir insan olarak görmeye başladığımızda; hataları, yanlışları, sakarlıkları, saçmalıkları ile harika değil de sıradan olduğunu fark ettiğimizde; aşkımız yavaşça aramızdan çekiliyor. Psikiyatride bu döneme: “Aman tanrım, kakası kokuyormuş!” dönemi denir. Yani mükemmellik son bulur. Sevgi daha baskın olur, merhamet ve dostluk duyguları gelişir. Şehvetin yerini, şefkat alır. Tamamen normal olan bu süreçler; sinema ve dizi sektöründe, bizlerden çok daha farklı yaşanıyor. Ya kavuşulamaz, ya aldatılır, ya da aslında kısacık ve açık bir konuşma ile son bulabilecek yanlış anlaşılmalar haftalarca uzar. Aşklar daha cesur, daha görkemli ve daha coşkuludur. Yani sahip olmadığımıza bakmak gibi.

Sahip olmadığımız derken, konuyu buradan zenginliğe, yalılara, arabalara, görkemli evlere, hizmetçilere, eksik olmayan kahvaltı masasındaki portakal suyuna bağlamadan geçemeyeceğim. Çok net bilinen bir gerçek özellikle 2000 yılından sonra Türkiye’de dizilerde zenginlik çok ön plana çıktı. sözü; dizilerde zenginliğe yapılan bu vurgu, en çok ona ulaşamayan kesimin ilgisini çekiyor. Gerçek hayatta sahip olmadığımız şeyleri, kültür endüstrisi tarafından biçimlenmiş fantazya dünyasından gideriyoruz. Ama bunun zararı da yok mu? Tabi ki var!

Gözlem; öğrenmenin temel unsurlarındandır. Toplum üyeleri bu tekniği değişik şekillerde ve değişik araçlar ile gerçekleştirir. Periyodik olarak yayınlanan TV dizileri aracılığı ile bu teknik uygulanıyor aslında. Yani farkında olmadan izlediğimiz; karakterlerden çok fazla şey öğreniyoruz. Yapılan bilimsel çalışmalarda; özellikle 18-30 yaş arasındaki kişilerin; dizilerin müziklerinden, kıyafet takı seçimine, konuşma tarzından, ilişki kurma süreçlerine kadar bir çok aşamada; bu öğrenme yoluyla karakterlerin davranışlarından etkilendikleri açık. Bu ne demek? Çok çalışmadan çok para kazanmaya çalışan, kendisini olduğundan farklı göstermek için uğraşan, bunu sürekli selfie çekip sosyal medyada paylaşan, daha az okuyan, daha az tartışan, daha az üreten, biraz önce dediğim gibi, aşkı bile dizilerden öğrenen bir nesil geldi!

Peki aşk gibi olmayan aşkı, gözümüze sokulan fazlaca zenginliği bir kenara bırakırsak, son dönem dizilerinin en önemli sorunlarından biri de tabi ki şiddet! Maalesef bizim gibi toplumların en önemli gerçeklerinden biri; şahsiyet kazanma güdüsünü şiddet eksenli hale getirmek. Birey ne kadar sert ise o kadar güçlü, ne kadar kavgacı ise o kadar saygı duyulan haline geldi. Sigara ve alkolün mozaiklendiği ama her türlü silahın gösterildiği, ortalama üç saat süren ve hep bir cinayet, silah, vurdu kırdı ekseninde dolaşan, erkekliği elindeki silah ile gösterdiğini sanan ve maalesef cinsiyetçi diziler…  Bir psikiyatrist olarak şunu da söylemeden geçemeyeceğim bir erkek ne kadar erkekliğini göstermeye çalışıyorsa ne kadar külhanbeyi dolaşıyorsa, bu aslında altta yatan cinsel sorunlarından ya da yetersizliğinden kaynaklanıyor olabilir. Yani eksikliğini örtmek için fazlaca “erkek” olmak gibi… Bunu da özellikle söylemek istedim ki, gençlerin özendiği şeyin altında ne yattığını anlasınlar diye… Karakterlerin aldığı cezalardan, yaşayacağı sağlık sorunlarına kadar her şey gerçek dışı aslında. Dizilerde olan bu sahteciliğin adı:hayal/ hakikat çatışması (Servet-i Fünun nesli) O zaman nasıl hayat kitapta anlatıldığı gibi değilse, bugün de dizilerde anlatıldığı gibi değil…

Bu kadar güçlü ve önemli bir sektörü, aslında birçok şeyi değiştirmek ve iyileştirmek için kullanamaz mıyız?  Belki tüm bu yazının içeriği sadece küçük bir farkındalık için. Sanat ve psikoloji birbirinin içine geçmiş, birbirine karışmış kavramlardır. Psikolojimiz biz farkında olsak da olmasak da izlediğimiz her şeyden etkilenir. Ne olmak istediğinize ya da nasıl hissetmek istediğinize siz karar verin!

Unutmayın; ne izlerseniz o olursunuz! Neyi seyrederseniz ona dönüşürsünüz!

Dr  Aslı Aktümen

Psikiyatrist & Psikoterapist